Örgütlenme / Ösp Yazıları / Sosyalizm

TÜZÜK SORUNU YA DA ÖRGÜTTE ÖZGÜRLÜK VE DİSİPLİN İLİŞKİSİ

 

osp-ozgur

“Disiplinden, başkalarının karşısında nasıl hareket edilmesi
gerektiğini, emirleri ya da kendisine verilen bir işi yerine
getirmelerini değil, başkalarının kendisinin ne yaptığını
bildiklerinin farkında olmadığı zaman nasıl hareket etmesi
gerektiğinin bilincinde olmasını anlıyoruz.”
(Anton S. Makarenko)

“20. yüzyıl komünist örgütlenmesinin öne çıkan bir diğer özelliği; süreç içinde az ya da çok tüm komünist partilerde merkezler tanrı, genel sekreterler peygamber katına çıkarıldı. Bunu başka faktörlerle birlikte esas olarak katı merkeziyetçi yapılanma üretti…

20. yüzyıl komünist örgütlenmesinde disiplin ile özgürlük dengesi, disiplin içerisinde özgürlük üzerine kurulmuştu. Her şey insan ve insanın özgürlüğü için yapılmıştı, ama parti ve sosyalist rejimlerdeki katı disiplinin sınırları içerisinde özgürlük yaşam alanı bulamayıp süreçte boğuldu. Dahası özgürlüğü boğan disiplinin kendisi de oksijensiz kaldığından kendiliğinden çöktü. Gerçekten de çelik disiplinle örülmüş parti ve sosyalist devletlerde, dev ordu ve istihbarat ağlarına rağmen rejimler kendiliğinden yıkıldılar. Yıkılmada başka faktörlerle birlikte örgüt dokusunda dışsal olan disiplinin de rolü vardır.

Benzer bir gelişme, örgüt işleyişinin bugün de vazgeçilmez ilkesi olan demokratik merkeziyetçi işleyişte yaşandı. Demokrasi ile merkeziyetçilik dengesi hep merkeziyetçilik esas alınarak kurulduğundan, demokrasi yaşam alanı oluşturmakta zorlandı ve örgüt dokusu içerisinde sürekli küçüldü.

20. yüzyıl komünist hareketi, özellikle de Lenin’in partisi başlangıçta dünyanın en demokratik örgütüydü. Komünist partiler ‘bürokratikleşeceğim, merkezi tanrı katına çıkartacağım, halkın yerine partinin iktidarını kuracağım…’ diyerek yola çıkmadılar ama süreçte böyle oldular! Neden? …

Kürdistan komünist hareketi, dünya komünist hareketini Leninist örgüt başta olmak üzere 20. yüzyıl komünist örgüt teorisini yaratıcı katkı ile yeniden üretmeye çağırır.

….Merkezin despotluğu kadar yerelin derebeyliğine karşı da bariyer olabilecek, gövdede güçlü komünist bir örgütlenme; dahası örgütün örgüt yaratıcılarını (yani kendi örgütleyicilerini) örgütleyip esir alamayacağı, kendini sürekli aşan bir örgüt!” (21.yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, sy:39-40, Gün Yayıncılık)

Giriş

Yazının içeriği ile bağlantısı nedeniyle üzerinde yorum yapacağım iki ayrı alıntıyı yukarıya aldım. “21.yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifesto”sundan ise alıntıyı bilinçli olarak uzun aldım. Zira tüzük tartışmasının, başka bir ifadeyle tüzüğün bürüneceği içeriğin bu uzun alıntı ile doğrudan ilişkisi var. En azından ben yukarıdaki uzun alıntının tüzüksel olarak nasıl bir içerik kazanacağının arayışı içerisindeyim. Bu nedenle söz konusu alıntıyı uzun aldım.

MESOP sürecinde örgüt/örgütlenme sorunlarını derinlikli olarak tartıştık, (elbette daha da tartışacağız, tartışmalıyız) fakat örgütlenmenin doğrudan tüzük uyarlamasını ele almadık. Başka bir ifadeyle, tartışmanın tüzük üzerinden bürüneceği içerik ve biçimi ele almadık. Şimdi artık doğrudan tüzüğün kendisine odaklanmış bir yazılı tartışmayı, sunulacak tüzük taslağı/taslakları üzerinden de geliştirerek sonuçlandırmalıyız.

Tüzük sorununda neleri tartışmamız gerekir? Öncelikle bunlara ilişkin birkaç ön kayıt düşmekte yarar var.

1-Program esas olarak örgütün yakın ve uzun vadeli siyasal hedeflerini içerirken, tüzük örgütün iç işleyişini, tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri konu alır. Dolayısıyla program ile kıyaslandığında tüzük, dış ekonomik ve siyasal koşullara karşı daha direngen bir yapıdadır. Dünyanın hatta sadece ülkenin ekonomik ve siyasi koşullarında yaşanan kısmi değişiklikler bile programın en azından kısmen değişmesine neden olabilir. Ama tüzük öyle değildir, yani her program değişikliği beraberinde tüzük değişikliğini getirmez, getirmeyebilir. Ancak dünya ve ülkenin sosyoekonomik koşullarında ciddi değişikliklerin özellikle emek rejimi başta olmak üzere ekonomik-sosyal hayata yansımaları ve elbette örgüt içi gelişmeler nedeniyle tüzük değişikliği gündeme gelebilir. Tüzük ekonomik ve siyasal gelişmelerden etkilenmez demiyorum, programa oranla koşullarda daha köklü değişiklikleri gerektirir. Dolayısıyla tüzük değişikliği daha çok örgüt yapısındaki değişme, gelişme, genişleme ya da daralma, yasal ya da yasa dışı konum, muhalefet ya da iktidar olma konumundaki değişikliklere göre gündeme gelebilir.

2-Demek ki program sorununda olduğu gibi tüzük sorununda da 20. yüzyılın gölgesinden kurtulmamız gerekiyor. Ama öyle ki geçmiş-gelecek arasında kopuş ile sürekliliği bütünlüklü yaşayarak bunu gerçekleştirmeliyiz. 20. yy tüzük yapısından alacağımız var ama bire bir tekrar edemeyiz, etmemeliyiz. Burada sorun, gerçekleştirdiğimiz teorik, ideolojik yeniden üretimin örgüt ve parti işleyişinde nasıl bir tüzüksel içerik kazanacağıdır? “Canım ne var, örgüt nihayet araçtır, fazla büyütmemek lazım” denilemez. Denilirse bu sığ bir yaklaşım olur. Örgüt/parti araçtır ama öyle ki amacı etkilemenin ötesinde çoğu yerde amacı ters yüz edebilen bir araç olmuştur.

3-Tüzük sorunu üzerine yazı hazırlığı sırasında bir dizi yasal ve yasa dışı partinin tüzüğüne ulaştık, irdeledik. Gördük ki kâğıt üzerinde birçoğu güzel şeyler yazmış durumda; ama pratiğe gelince durumun hiç de iç açıcı olmadığı bilinir. Örgüt içi demokrasi, özgürlük ve parti üyesinin görevlerinin yanı sıra hakları da bolca yazılır, fakat iş uygulamaya gelince tüzük yani işleyiş ve disiplin mağdurlarına her partide bolca rastlanır. Tartışmamız gereken, bu yazıda da tartışacağımız sorunlardan biri, tüzük yapısının demokratik olmasının yanı sıra, kadroların, kadro yapısının demokratik zihniyeti içselleştirmiş olmalarıdır.

4-Kürdistan’da Marksizm zeminindeki farklılıkları içeren komünist hareketin birliğini, başka bir ifadeyle ideolojik çerçeve olarak ulusal ve sınıfsal kurtuluşu bütünlüklü savunan komünist/sosyalist iddiadaki her Kürdistanlının yer alacağı bir parti hedefliyoruz. Ulusal özgürlük ve sosyalizmin bütünlüklü savunusu zeminindeki farklılıklarımız üzerinden birlik arıyorsak -ki arıyoruz-, o halde hedeflediğimiz parti tüzüğü aynıların değil farklılıkları olan komünistlerin yer alacağı bir parti tüzüğü olacaktır, olmalıdır. Ama belirttiğimiz gibi bu farklılıkların sınırı, komünistlerin farklı yorum ya da eğilimleri ile sınırlı olmalıdır.

5-Nihayet tüzük üzerinden, parti yapısında en zor olan sorun, yani özgürlük ile disiplin, demokrasi ile merkeziyetçilik sorununun bütünlüklü ele alınmasının da ötesinde bu dengenin 21.yy’da nasıl kurulacağı gibi zorlu bir görevimiz var. Özgürlük ile disiplin kavramları, anlam ve fiil (davranış) olarak birbirlerinin alanlarına müdahale eden, biri için alan genişlerken diğeri için aynı oranda alan daralan düşman ikiz kardeşler gibidirler. Dolayısıyla parti (örgüt) işleyişinde hem özgürlük hem de disiplinden vazgeçemeyiz.

Özgürlük ve disiplin yerine özgürlük ve sorumluluk ya da özgürlük içerisinde disiplin dediğimizde ise, bu kez bunun gereklerini yerine getirecek ideolojik ve kültürel olarak güçlü bir kadro yapısını gerektirir. Kürdistan ve genel olarak Ortadoğu gibi her tarafın barut ve kan kokusu ile yüklü olduğu bir coğrafyada, özgürlük içerisinde disiplinin zemini ne oranda vardır? Tüzük sorununda tartışmamız gereken bir diğer temel sorun budur.

Bu ön kayıtlara ilişkin şimdi kendi yaklaşımlarımızı ana hatlarıyla belirtebiliriz.

Özgürlük ile disiplinin sorunlu ilişkisi ve tüzük

Sorunu daha bütünlüklü verebilmek için, tüzük sorunu ile bağlantılı bazı kavramları okuyucuya tanıtmakta yarar vardır. Belli başlı bu kavramlar şunlardır: Disiplin, yasa, özgürlük, sorumluluk, zorunluluk vb.

Disiplin: Fransızca kökenli bir kavramdır. 1-Bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı veya yazısız kurallarına titizlik ve özenle uyması durumu, sıkı düzen, zapturapt. Askeri disiplin, parti disiplini vb. 2-Kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymasını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin bütünü. 3-Öğretim konusu olan veya olabilecek bilgilerin bütünü; bilim dalı. Mühendislik disiplini, modernist disiplin, felsefi akımlardan birinin büründüğü disiplin vb. 4-Sansür, aforoz vb. yaptırımlarla kilise görevlileri üzerindeki kontrol.

Yasa: 1-Olayların gidişinde olağan dışına yer vermeyen, değişmezlik ve mecburiyet gösteren kural. Doğa yasaları vb. 2-Kanun. 3-Çok sayıda deney ve gözlemden sonra aynı şartlarda aynı sonuçları verdiği kesin olarak belirlenen durum. 4-Toplumsal hayat içinde kendiliğinden oluşan ve uyulması toplum için yaşamın bir mecburiyeti olan toplum davranışlarının tümü.

Zorunlu: 1-Kesin olarak ihtiyaç duyulan, zaruri, mecburi. 2-Doğal olarak kaçınılması imkânsız olan. Zorunluluk: 1-Olması gerekme, olduğundan başka olmama durumu, mecburiyet, zaruret. 2-Olayların iç ve özlerindeki düzenlilik, yasaya bağlılık ve yapı gereği, belli şartlar altında ortaya çıkması kaçınılmaz olan şey. 3-İnsanın, doğanın ve toplumun nesnel yasalarına bağımlı olması durumu.

Sorumlu: Üstüne aldığı veya yaptığı işlerden dolayı hesap vermek zorunda olan, sorumluluk taşıyan kimse. Mesul. Sorumluluk: Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, mesuliyet.

Liberty: Özgürlük, istiklal, serbesti. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme ya da davranma, herhangi bir koşula bağlı olmama durumu; hürriyet, her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi istencine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu; baskı yönetiminden uzak kalma; yasalarca verilen ayrıcalıklar, dokunulmazlık ya da haklar.

Free: 1-Hür, özgür, başkasının kölesi olmayan, siyasal bir güç için bir yetki vb. tarafından denetlenmeyen, engellenmeyen. 2-Serbest, herhangi bir kısıtlamaya, zorlanmaya, koşula bağlı olmayan. 3-Serbest, açık. 4-Azade

Özgür istenç: İnsanın kendi istencinin buyruklarına göre seçimde bulunup eyleyebilmesini, böylelikle de tüm sonuçlarıyla birlikte seçimleri ile eylemlerinden ahlaken sorumlu olması gerektiğini dile getiren felsefe kavramı. Özgür istenç tasarımı insanın kendi istencinin buyruklarına göre seçimde ve eylemde bulanabileceğini savlarken, belirlenimcilik olup biten her şeyin daha önceden belirlenmiş olduğunu, özgür istenç diye bir şeyin söz konusu olmayacağını savunur.

Bir yandan disiplin, yasa, zorunlu, sorumlu, diğer yandan liberty, free, özgür istenç gibi tüzükle doğrudan ya da dolaylı ilişkili bu kavramlar esasta iki kavramın farklı açılımlarını ya da vurgularını içermektedirler. Bu ikili, özgürlük ile disiplin kavramlarıdır. Özgürlük ile disiplin, var oldukları her kurumda düşman ikiz kardeş gibi ayrılmaz ikiliyi oluştururlar. Değişen koşullarda bu iki kavramın anlam ve ilişkisi değişecek ama varlıklarını koruyacaklardır. Köklü değişim ise, ancak özel mülkiyet ile birlikte sınıflı toplumun ortadan kaldırıldığı, insanlığın mülkiyetin esaretinden kurtulduğu toplum koşullarında disiplin ile özgürlüğün hem içeriği hem de ilişkisi temelden farklılaşacaktır.

Disiplinin özgürlük ile ilişkisi irdelenirken, öncelikle disiplinin ve konumuz itibariyle işçi disiplinin nereden kaynaklandığının üzerinde de durmalıyız, duracağız.

Parti/örgüt işleyişinde olduğu gibi devlet işleyişinde de bu iki kavramdan vazgeçilmez. Öyle ki özgürlük ve disiplin ya da belirli bir farklılıkla özgürlük ile sorumluluk parti işleyişinin temel yapı taşlarını oluştururlar. Bu iki temel işleyişten disiplin, devlet var oldukça devlet ve toplum yapısının vazgeçilmez bir öğesi olarak kalacaklar. Devlet var oldukça disiplin de var olmak zorunda, hatta devletin yasal, anayasal hükmü olarak var olmak zorundadır. Ama burada bir diğer temel sorun, az ya da çok özgürlüğe yaşam alanı tanımayan bir disiplinin de kalıcı olamayacağıdır.

Tarih farklı örnekler üzerinde kanıtlamıştır ki, özgürlükten yoksun disiplin hatta “çelik disiplin” er geç yıkılmışlardır. Ne kadar güçlü ordulara, istihbarat teşkilatlarına ve çelik disiplinli parti yapısına dayanırsa dayansınlar, özgürlükten yoksun ise yıkılmaktan kurtulamazlar. Hatta SSCB örneğinde olduğu gibi, kimilerinde dışarıdan ve de içeriden sözü edilir bir müdahale ya da bir karşı direniş olmadan bir nevi kendiliğinden yıkıldı. Daha önce gerek Kürt Solu “Devlet Dosyası”nda, gerekse örgütlenme konulu diğer yazılarımda bu sorunu ayrıntılı ele almıştım. Tekrara girmeden şu kadarını belirtmekle yetineceğim: Özgürlükten yoksun kalan güçlü, disiplinli devlet, oksijenden yoksun kalan insan misali kendiliğinden yıkılır. Bunun bizi de doğrudan ilgilendiren en çarpıcı örneği 1990 yılında yıkılan SSCB oldu. Düşünebiliyor musunuz; 22 milyon insanının hayatı pahasına Alman faşizmini ülkesinden çıkarmakla kalmayıp, Berlin’deki inine kadar kovalayarak yıkılışında belirleyici rol oynayan Sovyet halkı ve o günün zayıf Kızıl Ordusu! Buna karşılık, 1990 yılında dev yapıdaki devlet (ordu, istihbarat) ve partiyi, bir tankın başına 10-15 kişi ile çıkan Yeltsin şarlatanı mı yıktı? Hayır! Özgürlükten yoksun kalan çelik disiplin (Kızıl Ordu, KGB ve Parti) kendiliğinden çürüyüp yıkılmıştı. Başka bir ifadeyle parti ve devlette özgürlüğü kuşatıp neredeyse tümüyle yok eden çelik disiplin, oksijensiz kalınca kendiliğinden yıkılmıştı.

Disiplin ile sorumluluğun birbirine yakın içerikleri olmakla birlikte aynı şeyler değillerdir. Dışsal olan disipline karşılık sorumluluk, daha çok içsel, içselleştirilmiş öz disiplin olarak bizi devletsiz toplumlardaki öz sorumluluğa götürür. “Sosyalist devletlerde disiplin mi, yoksa sorumluluk mu hâkim kılınmalıydı?” sorusu çok tartışıldı, tartışılıyor. Olması gereken, devletten devletsizliğe adım adım evirilmesi gereken sosyalist devletlerde, dışsal çelik disiplinden öz disiplin olarak sorumluluğa geçiş de toplumda adım adım geliştirilmeliydi. Devletin devletsiz topluma doğru erimesiyle paralel olarak dışsal disiplinden içselleştirilmiş disiplin olarak sorumluluğa geçiş gerçekleştirilmeliydi. Ancak SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde yaşanan bunun tersineydi. Öyle ki başta SSCB olmak üzere, iç ve esas dış düşman olarak emperyalist kapitalist kuşatma altında olmaları nedeniyle, sosyalist devletler kuruldukları andan itibaren zayıflayacaklarına tersine güçlendiler, güçlendirildiler. Denilebilir ki parti ve devlette dışsal olan çelik disiplin yerini içsel disiplin olarak sorumluluğa bırakmadı. Bırakamazdı, zira devletten devletsizliğe doğru evirilme bir trend olarak gelişmedi.

20.yy boyunca partilerde -elbette konumuz itibariyle komünist partilerde- dışsallaşan ve giderek yabancılaşan disiplin, başka bir ifadeyle partideki özgürlük alanını daraltması nedeniyle oksijensiz kalan ve kendisinin de yıkılmasına yol açan disiplin kavrayışı nereden geliyordu? Aynı dışsal disiplin ve katı merkeziyetçilik süreçte neden parti ve devlette herkesi kuşatan bir bürokrasi üretti?

21.yy komünist hareketi gerek parti işleyişindeki disiplin ile özgürlük, demokrasi ile merkeziyetçilik alanında, gerekse sosyalizm yöneliminde, 20.yy komünist hareketini aynen tekrarlayarak bir sonuç alamaz. Öncelikle bunun bilincinde davranabilmeliyiz. Komünist hareket, parti işleyişinde dışsallaşmış ve parti üyesi ile kadroyu partisine ve kendisine yabancılaştıran dışsal disiplini aşmak zorundadır. 20.yy’dan farklı olarak bunu aşacak nesnel ve öznel koşullar da oluştu, oluşuyor. Nedir bu değişen, gelişen lehte koşullar?

Birincisi; sermayenin emek rejiminde yaşanan gelişmelerdir. Özetle Fordist emek rejiminden esnek (yalın) emek rejimine geçiş hamleleri bu değişimin başında gelmektedir. Sermaye, montaj hattına dayalı ve üretim çavuşlarının kırbaçlı gözetleyiciliği altında yani sermayenin katı dışsal disiplini altındaki çalışmaya dayalı Fordist emek rejimini aşmaya çalışıyor, bu yönde önemli adımlar da atıyor. Fordist emek rejimi yerine, adına genel olarak esnek emek rejimi denilen ve bir ürünün baştan sona üretilmesi sorumluluğunu üstlenen az sayıdaki işçinin (kalite çemberinin) sorumluluğu altında gerçekleştirmeye dayanan ve de tepelerinde elektronik gözetleyiciler dışında artık “haydi çalışın!” diye bağıran canlı üretim çavuşlarının olmadığı emek rejimi hedefleniyor. Hedeflemenin de ötesinde esnek emek rejimi AB, Japonya ve ABD başta olmak üzere üretimde somut olarak geliştiriliyor. Kalite çemberleri de denilen esnek emek rejimi ile disiplin en azından biçimsel olarak dışsallıktan çıkarılmaya, yani manifaktür benzeri içsel bir unsur haline getirilmeye çalışılıyor. Çalışılıyor ama biçimselliği aşan bir ilerlemeyi gerçekleştiremiyor! Sermayenin katı disiplini yine var ama örtük olarak! Çünkü kalite çemberinde yer verilen işçiye “çalış” diyen üretim çavuşu yok ama gün veya hafta sonu geldiğinde, önceden miktarı belirlenmiş ürünün üretilip üretilemediğinin hesabı sorulur! Öyle ki ön planlamada söz konusu kalite çemberinde bir günde, bir haftada, bir ayda hatta bir yılda ne kadar üretileceği belirlenmiş durumda. Demek ki sermayenin esnek emek rejiminde disiplin görünürde içselleşmiş olarak görünür ama özünde katı dışsal disiplin devam eder, ediyor.

Sermayenin nasıl ki ulus devleti aşmada gelip dayandığı kendi sınırları (kendi ayak bağları) varsa, aynı şekilde sermayenin Fordist emek rejimini, dolayısıyla üretimde katı dışsal disiplini aşmasının da bir sınırı vardır. Zaten başka faktörlerle birlikte bu sınırlarına dayanmış olmasından dolayıdır ki, küresel sermaye üretimi Batı’dan (kuzeyden) Doğu’ya (Güneye/Asya’ya) kaydırmaktadır. Kapitalist üretim rejimi AB, ABD ve Japonya’da Fordist emek rejiminden çıkış ile Postfordist olarak da adlandırılan esnek (yalın) emek rejimine geçiş arasında sıkışıp kalmışken, bunalımını genelde Güney özelde Asya üzerinden çözmek istiyor. Bu ayrı bir tartışma konusu.

Biçimsel ve sınırlı da olsa sermaye bile üretimde dışsal disiplini aşmak isterken, komünist hareket, parti işleyişinde, 20.yy Fordist emek rejiminin bir ürünü olan dışsal disiplini aynen sürdürebilir mi? 20.yy’ın üç temel olgusu olarak emek rejiminde (üretimde), orduda ve partide disiplin birbirinin benzeriydi. Emek rejimi, ordu örgütlenmesi ve parti örgütlenmesinde disiplin esas “çelik disiplin” olarak tanımlandı. Lenin hariç tutulursa RSDİP yöneticileri, Mao dâhil ÇKP yöneticileri ve Che, Castro dâhil Latin Amerikalı devrimcilerin, komünistlerin kıyafetleri askeri renk ve düzenekte olması, dolayısıyla disiplin denilince akla ordunun gelmesi de tesadüf değildir. Yine her üçünde de örgütlenme kitlesel karakterdeydi. Dikkat edilirse, üretim rejimindeki esneklikle paralel olarak nasıl ki üretimde işçinin kalifiye/uzmanlık yönü öne çıkarılarak sayı azaltılıyorsa, orduda da profesyonelleşme/ uzmanlaşma ile paralel sayısal daralma yaşanıyor. Bu gelişmenin parti ve siyaset üzerindeki etkisi nedir, ne olacaktır? Ayrıca tartışılması gerekir. Kısacası Stalin ve Mao’nun askeri kıyafet içerisinde parti ve sosyalist devleti yönetmelerini o günün şartlarında anlıyoruz, ama bugün gerek onların bu yönünü gerekse dışsallaşmış disiplinlerini aynen tekrarlamayı da kesinlikle doğru bulmuyoruz. Kapitalizmin yüzü geçmişe, komünizmin yüzü ise geleceğe dönükse, sermayenin biçimsel olarak da olsa aşmaya çalıştığı şeyi komünist hareket özünde aşmak zorundadır. Bunun zemini 20.yy’a oranla güçlenmiştir.

İkincisi; 21.yy komünistleri, 20.yy komünist hareketinden farklı ve ileri olarak, kapitalist emek rejimindeki gelişmenin yanı sıra kuantum fiziğindeki olasılıkçı yaklaşımın siyaset diline tercüme edilmesini de arkalamış bulunmaktadır. Kuantum fiziğinin siyaset felsefesine tercüme edilmesinin, komünist hareketin ideoloji ve örgütlenme ufkunun genişlemesinde ciddi katkıları olmuştur, olacaktır, yeter ki değerlendirebilelim.

Üçüncüsü; 20.yy’ın zengin komünist örgüt ve mücadelesini, zengin bir sosyalist iktidar (devlet) pratiğini ve yıkılışını da neden-sonuç ilişkisi içerisinde arkalamış bir 21.yy komünist hareketi var. 20.yy’ın Ekim Devrimi başta olmak üzere dünyayı sarsan sosyalist devrimleri, başlangıç yıllarında emperyalistlerin, kapitalistlerin ve rejimlerinin rüyalarına giren sosyalist iktidar ve devletleri, gerek adlı gerekse adsız kahramanları olarak göğe akın eden kadrolarıyla vardıkları yer: Herkesi ve her şeyi kuşatan bürokrasi, katı merkeziyetçilik ve elbette yıkım! 21.yy komünist hareketi ve bu arada Kürdistan komünist hareketi yürünen yolu aynen tekrarlamamalıdır. Ama nasıl?

Sermaye, kapitalistler bile tasarım yani beyin gücüne dayalı emeğin artık salt dışsal disiplinle çalıştırılamayacağı gerçeğinden hareket ediyorlarsa, komünistler parti işleyişinde artık sadece dışsal disipline dayanan tüzük hükümleri ile kadro ve üyelerini çalıştıramaz! Tüzük, öncelikle bu boyut dikkate alınarak şekillendirilmelidir.

Ülkesinin işgal altında bulunduğu, Kürtlerin ayrı bir halk olduğu gerçeğinin bile rejimce resmen kabul görmediği, daha devletleşmemiş ama kapitalizme özgü sınıf ve çelişkilerin şekillendiği gerçeğimiz var. Ve son yüz yıldır barut kokusu ile yüklü siyasetin hâkim olduğu Kürdistan’da, Ortadoğu’da, disiplin ile özgürlük, özellikle de içselleştirilmiş disiplin olarak sorumluluk ile özgürlüğe parti tüzüğünde yer vereceğiz, ama uyumlu bir ilişki içerisinde nasıl yer vereceğiz? Tüzükte bu iki kavramın dengesi nasıl kurulacak?

Örneğin, tüzükte “parti; işçi, emekçi, kadın, genç ve entelektüel saflardan gelen özgür ve sorumlu komünistlerden oluşur” mu diyeceğiz? Kürdistan’da, hatta Türkiye ve Ortadoğu’da, sermayenin katı disiplini altında işçi oğlu işçi kuşağının halen işçiler arasında belirleyici nicelikte oluşmadığı biliniyor. Başka bir ifadeyle, sermayenin yıllar alan katı disiplini altında çalışmanın bir disiplin öğesi olmaktan çıkıp bir alışkanlık hatta kültürel bir alışkanlığa dönüştüğü işçi kuşağından yoksun olduğumuz gerçeği dikkate alındığında, tüzükte disiplin kavramı yerine içselleşmiş disiplin olarak sorumluluk ya da öz disipline yer verebilir miyiz? Bir üye veya bir kadro çıkıp “madem ben özgürüm, partinin şu kararını ya da görevini yerine getiririm ama şunları yerine getirmem” derse ne yapılacak? Kim kime ve neye dayanarak görevlerini yerine getirmede yaptırım uygulayacak? Bunların tüzükte netleşmesi gerekecek.

Partide örgütsel işleyişin özünü belirleyecek olan disiplin ile özgürlük denklemi yerine sorumluluk ile özgürlüğe yer verebilir miyiz? Tüzüğü bu içerikle şekillendirebilir miyiz? Özgürlük ile disiplinin ama içselleştirilmiş disiplin olarak sorumluluğun, tüzükte ve önemlisi partinin canlı pratik yaşamında birbirini tamamlamasını, beslemesini ve içerik katmasını somutlaştırmamız gerekiyorPeki ama nasıl? Başka bir ifade ile parti işleyişinde, disiplinin özgürlüğün sınırlarını belirlemesi, ona içerik katması yerine özgürlüğün disipline (sorumluluğa )içerik katıp şekillendirmesini gerçekleştirmek zorundayız. Ama nasıl bir tüzüksel biçimleniş ile ve nasıl bir kadro yapısıyla? Bunu tartışmalıyız. 21.yy başında komünist parti tüzüğünün bu yaklaşımı eksen alarak şekillenmesi gerekir. Peki ama Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyasının mevcut sosyolojisinde ve mevcut insan kaynakları üzerinde bunu başarabilir miyiz? Başarmak zorundayız demek önemlidir ama yeterli değildir. 20.yy’da disiplin ve özgürlük ilişkisinin tüzükteki yer alışı ve pratiği “disiplin içerisinde özgürlük” şeklindeydi. 21.yy’da bu ilişki yerine “özgürlük içerisinde disiplin” yani disiplinin içeriğini ve sınırlarını özgürlüğün belirlediği bir dokuyu, bir işleyişi partide hâkim kılmak istiyoruz. Başarabilir miyiz? Biliyoruz, yaşadık, 20.yy komünist partilerinde disiplin özgürlük ilişkisi, disiplin merkez (eksen) alınarak kurulmuştu. Partide her şeyin sürükleyicisi işçi sınıfının “çelik disiplini” idi. Parti programı ve tüzüğü, işçi sınıfına, emekçilere, ezilen ve sömürge halklara özgürlük uğruna mücadeleyi tarif ediyordu, dahası elde edilmesi gereken hedeflerinin başına konulmuştu. Ancak devrim öncesi partide ve devrim sonrası parti ile devlette özgürlüğe ancak “çelik disiplin”in sınırları içerisinde yer verilmişti ki oksijensiz kalıp yıkılan da yine o çelik disiplinin kendisi olmuştu! İşte 21.yy’da disiplin içinde özgürlük yaklaşımı ve pratiğini aşmak zorundayız derken bunu kastediyoruz.

İşçi sınıfı ‘çelik disiplin’i nereden alır?

Gelelim can alıcı sorun olarak, işçi sınıfının “çelik disiplin”i sorununa. Sorun genel olarak disiplin değil de özel olarak işçi sınıfı, elbette modern sanayinin işçi sınıfı disiplini olunca, bunun kaynağı sermayenin kendisidir. Modern işçi sınıfı disiplini sermayeden alır. Bunu Markx ve Lenin üzerinden irdeleyeceğiz.

20.yy devrimci-komünist hareketi de, katı disiplinli -öyle ki ordu disiplini ile örgütlenen- sermayeye karşı mücadele ederken sermayenin çelik disiplininden çok şeyi almış, almak zorunda kalmıştı. Lenin’in “disiplini Almanlardan öğrenin” sözü bunun en özlü dile getirilişidir.

“Emek Partisi disiplinli bir partidir. Disiplin, partinin işçilere ve işçi hareketine dayanması ve sınıfın bir örgütü olmasından, onun emek karakterinden ve üyelerin gönüllü katılımından kaynaklanır. Bu disiplin ihlal edilemez”(Emek Partisi Tüzüğü, Madde:41). Benzer içerikli maddeler farklı kelimelerle tüm emek, işçi ve komünist ön takılı partilerin tüzüğünde yer alır. Biliniyordu, burada da görülüyor ki komünist partilerde disiplinin kaynağı işçi, işçi hareketidir. Peki, işçi/işçiler disiplini nereden alır? Yanıtlanması gereken kilit soru budur.

20.yy’da ve halen de “proleter disiplin”, “çelik disiplin” üzerine makaleler, kitaplar yazıldı, yazılıyor. Kısacası proleter disiplin, komünist ve işçi partilerinde tüzüksel işleyişin temelidir. Partinin işçilere ve ücretli emek gücüne dayanması ile yapısındaki disiplinli işleyiş arasında doğrudan bir ilişki vardır, en azından bu ilişki kurulmaya çalışılır. Komünist, devrimci partiler işçi sınıfının çelik disiplini ile örgütlenmek zorundaydılar. Bu zorunluluk bugün de özünde varlığını koruyor. Çelik disiplin olmadan çelik disiplinli sermaye ve onun düzenini yıkamazlar. Kürdistan gibi işgal altındaki bir ülkede bu kural daha da geçerlidir. Tartışılması gereken sorumluluk ya da disiplinin gerekli olup olmadığı değil, bunun tüzükte ve dolayısıyla parti hayatında nasıl yer alacağıdır. Tartışılması gereken “disiplin içerisinde özgürlük” yerine “özgürlük içerisinde disiplin”in tüzükte nasıl içerik kazanacağıdır.

İşçi sınıfı disiplinin esas kaynağının ne olduğu üzerine Marx şunları söylüyor:

“Ne zaman ki sermayenin katı disiplini, kuşaklar boyu etkisini sürdürerek, genel çalışkanlık ve üretkenliği yeni kuşakların ortak karakteri haline getirir; ne zaman ki sermayenin sınırsız zenginlik hırsıyla sürekli kamçıladığı emeğin üretici güçleri, bir yandan genel zenginliğin toplumun bütünü tarafından sahiplik ve muhafazasının çok daha az emek süresini gerektireceği, bir yandan da çalışan toplumun kendi genişleyen yeniden-üretim sürecine, sürekli daha geniş alanlarda gerçekleşen yeniden-üretimine bilimsel olarak hâkim olabileceği aşamaya varırlar; dolayısıyla nesnelere yaptırabileceği şeyleri insanın kendi emeği ile yapma zorunluluğu sona erer; o zaman sermayenin tarihi misyonu da tamamlanmış olur.” (K. Marx, Grundrisse, sy:421, Birikim Yay.)

Okuyucunun dikkatini Marx’ın, “genel çalışkanlık”“sermayenin katı disiplini”, işçi sınıfının “üretkenliği yeni kuşakların ortak karakteri haline getirir”, “genel zenginliğin” toplumun tümü tarafından “sahip”lenilmesi gibi vurgularına çekmek istiyorum. Marx sermayenin tarihi misyonu ne zaman sona erer sorununu irdelerken birbiriyle bağlantılı birden fazla gelişmeyi sıralar. Bunlardan biri olarak da, işçi oğlu işçi yani kuşaklar boyu işçiler, “sermayenin katı disiplini” altında çalışmakla artık çalışma işçiler için bir disiplin unsuru olmaktan çıkarak yeni işçi kuşaklarının “ortak karakteri haline gelir” der.

Bu durumda işçiler için çalışma artık iktisadi aklın bir gereği olan disiplin unsuru olmaktan çıkarak kültürel alışkanlık özelliğini kazanır. Elbette bu merhaleye ulaşmak beraberinde teknolojinin, yani nesnelleşmiş emeğin emek rejimi içerisindeki oranının büyümesi, yani insanın kendi eliyle yaptığı işleri “nesnelere yaptırma”sının belirleyici hale gelmesi; daha açık bir ifadeyle canlı emek yerine makinelere/robotlara dayalı otomasyonun üretimde bugünkünden çok daha ileri bir düzeye taşınması; dolayısıyla hem işçinin çalışma saatlerinin kısalıp zamanının iktisadi çalışmadan büyük oranda özgürleştiği hem de çalışmanın yeni kuşakların ortak karakteri haline geldiği; işçinin de bildiğimiz işçi olmaktan çıktığı ve bunların toplamından, sermayenin tarihi misyonunun da sona erdiği/erdirildiği evrede işçi sınıfının da, komünist örgütlenmenin de çelik disiplini tümüyle aşılarak yerini sorumluluğa bırakır, bırakacaktır.

Esas sorunumuza gelince; komünist parti disiplini nereden alıyor? Yanıt genel olarak belli: “Partinin işçilere ve işçi hareketine dayanması ve sınıfın bir örgütü olmasından, onun emek karakterinden!” Peki, işçi sınıfı çelik disiplini nereden alıyor? Sermayeden! Demek ki ne çalışmayı ne de disiplini, hele de işçi sınıfının çelik disiplinini kutsamamak gerekiyor! Disiplin olmadan olmaz, ama kutsamamak ve dışsal disiplini aşmayı hedeflemek kaydıyla gereklidir. Zaten 20.yy katı disiplinli komünist partileri bile, görev ve sorumlulukların yerine getirilmesinde, disiplin kadar gönüllülüğe de dayanırlar. Çünkü komünist hareketin dokusu esasen program ve tüzüğün gönüllü kabulüne dayanan “yoldaşlık” hukuku üzerinde inşa edilir.

Marx, 150 yıl önce komünizmin nesnel ve tarihsel zeminine ilişkin öngörüsünü dile getirir ve bu öngörü bugün esas itibariyle AB, ABD ve Japonya’da büyük oranda gerçekleşmiş durumda. Belirttiğimiz alanlarda sermayenin katı disiplini altında kuşaklar boyu çalışan işçi sınıfında, çalışmanın giderek bir dışsal disiplin unsuru olmaktan çıktığını görmekteyiz. Bu sorunlar üzerinde “Kapitalizmin Tarihsel Fiziksel Sınırları” adlı kitapta ayrıntılı durmuştum. Burada okuyucunun dikkatini sadece proleter çelik disiplinin kaynağının sermaye olduğuna çekmek istedim.

Demek ki işçi sınıfının çelik disiplininin kaynağı sermayenin kendisidir. Demek ki hem dinin hem de kapitalizmin kutsadığı çalışma, elbette iktisadi amaçlı çalışma kutsal değildir. Demek ki komünizmin nihai hedeflerinden biri, insan zamanının iktisadi çalışmadan özgürleştirilmesidir.

1917 Ekim Devrimi ile iktidara gelen Rusya Komünist Partisi’nin, daha iktidarının ilk yıllarında çalışma ve ekonomi alanında yüzleştiği temel sorunlardan biri de işçilerde çalışma disiplininin olmamasıydı. Üstelik devlet artık işçilerin devleti ama işçiler her fırsatta kendi sosyalist iktidarlarında işten kaytarırlar! Neden? Çünkü Rusya’nın o günkü koşullarında belli başlı kentlerinde ciddi bir işçi sınıfı var ama bu işçi sınıfı sermayenin katı disiplini altında şekillenmiş “işçi oğlu işçi” kuşağı değildir. Sosyalist devlet kurulmuş ve herkese iş güvencesi verilmiş, dahası devlet işçilerin kurduğu kendi devletleri! Ancak işçiler için çalışma, “ortak karakter” yani disiplin öğesi olmanın çok ötesinde kültürel bir alışkanlık haline gelmediği için, işçiler, üretimde dışsal disiplin olarak “Haydi çalışın!” diye denetleyen üretim çavuşları olmadan çalışmıyor, fırsatını bulunca kaytarıyor. İşte tam da bu koşullarda sosyalist devletin başkanı olarak Lenin, “disiplini Almanlardan öğrenin”, öğrenmeliyiz der! Ne demek bu?

Lenin, Almanlar derken kastettiği, Almanların başını çektiği Batı Avrupa’nın kapitalist sanayileşmede Fordist emek rejimi ile üretimde gerçekleştirdiği katı çalışma disiplinidir. Başka bir ifadeyle Alman sermayesinin üretim sürecinde işçilere uygulattığı dışsal katı çalışma disiplinidir. Lenin ne iktisadi çalışmayı ne de disiplini kutsamış değil, ancak sosyalist iktidarın ilk yıllarında başka alternatif bulamadığından Almanya’da uygulanan Fordist emek rejimindeki katı disiplini “öğrenin” diye salık vermek zorunda kalır.

Komünistler için gerek aptallaştırıcı iktisadi çalışma, gerekse de onun katı disiplini kutsal değil. Komünistlerin, sermayenin iktisadi çalışmayı araç olmaktan çıkartıp amaç haline getirerek kutsallaştırmasını ve “aklı iktisadi akla, iktisadi aklı da akıl dışılığa vardırarak, genelde insanı, özelde ücretli emek gücünü çalışmanın kölesi haline getirme”sine (21.yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu, sy:15) karşı temelden bir itirazları hep oldu, olacaktır da.

Komünist hareket kapitalizmi aşmayı hedefliyorsa, elbette onun insanı aptallaştırıcı çalışma disiplini olarak dışsallaşmış disiplinini de aşmayı hedeflemelidir. Ayrıca artık disiplini “Almanlardan öğrenin” demeye gerek kalmadı, çünkü artık dünyanın her yerinde kapitalizm derinlemesine gelişti, gelişiyor. Yine aynı yere geliyoruz: Komünistler -elbette 21.yy komünistleri- parti örgütlenmesinde, somutta da tüzüğün biçimlenmesinde dışsal disiplin yerine içselleştirilmiş ve daha güçlü disiplini ifade eden “sorumluluk” ya da eş anlamlı olarak “özgürlük içerisinde disiplin”i kullanmalıdırlar. Geleceği temsil eden komünist hareket sermayeden daha ileri olacaksa, bunun örgütlenmesini de başarmak zorundadır.

21.yy’da komünistler için, parti üye ve kadroları için disiplin; gerek parti yönetimi, gerekse yoldaşları “kendisinin ne yaptığını bildiklerinin farkında olmadığı zaman nasıl hareket etmesi gerektiğinin bilinci” ile davranabilmek olarak algılayıp hayata geçirmektir. Üretim sürecinde canlı ya da elektronik gözetleyici olmadan sorumlulukla çalışmaktır. Parti faaliyetinde seni her an gözetip denetleyen yönetici olmadan sorumluluk bilinciyle görevlerini yerine getirmektir disiplin. Sabah erkenden tıpkı bir ekmek kapısı uğruna kalkıp işe gitme zorunluluğu misali ama bu dışsal zorunluluk olmadan, sorumluluk bilinciyle sabah kalkıp halkın özgürlüğü, işçi sınıfının kurtuluşu ve bu amaçla partinin güçlendirilmesi için çalışmaya koyulmaktır! Nihayet disiplin; tek başına yolda giderken, inandığı Allah’tan başka kimse kendisini görmediği halde yoldaki taşları, “kadınlar süt sağmaya giderken ayakları taşlara çarpmasın” diye temizleyen amcam Hadi’nin öz sorumluluğu ya da inancı ile davranabilmektir.

Ancak o zaman disiplini dışsal disiplin olmaktan çıkarıp içselleştirilmiş disiplin olarak özgürlük içerisinde disiplin haline getirebiliriz.

Söylemek ile uygulamak arasında her zaman belli bir mesafe vardır, bu mesafeyi tümüyle kaldıramayız ama önemsizleştirecek kadar daraltabiliriz. Bunun üzerinde hepimiz düşünüp tartışarak tüzüğü şekillendirmeye koyulursak yol alabiliriz. O zaman belki tüzüğü uygulamak için ayrıca kural ve kurullara gerek de kalmayabilir.

Özgürlük içerisinde disiplin, 21.yy komünist hareketi için kaçınılmaz bir zorunluluk halini almıştır, sorun bunun tüzükte nasıl bir formülasyonla ifade edileceğidir. Bizim kültürel ve sosyal, ekonomik koşullarımızda nasıl bir içerik kazanacağıdır. Örneğin, bir üye bir kadro “ben özgürsem herhangi bir parti organında yer almak istemiyorum, eylem birliğine uymayı da bir zorunluluk olarak görmüyorum” derse ne diyecek parti ve tüzük?

“Partide, program ve tüzük zemininde eylem birliği esastır. Kararların uygulanmasına katılmak gönüllülük esasına dayanır. Ancak karara katılmayanlar karşı eylem örgütleyemezler. Bu maddede belirtilen hak, parti kurullarında görevli üyeler tarafından örgütsel görevlerin yerine getirilmesini engelleyecek biçimde kullanılmaz. Ayrıca karara katılmayanlar karşı eylem örgütleyemezler” mi diyeceğiz? (ÖDP Tüzüğü, sy:61-62)

Bu yaklaşımın tüzükte yer alması, besbelli ki birden fazla grup ve çevrenin yer aldığı ÖDP’de uzlaşmanın ürünüdür. Çünkü hem “Partide, program ve tüzük zemininde eylem birliği esastır” diyeceksin hem de ”kararların uygulanmasına katılmak gönüllülük esasına dayanır” demek kendi içerisinde çelişkilidir ve “karara katılmayanlar karşı eylem örgütleyemezler” demek de bu çelişkiyi ortadan kaldırmaz.

Partide gönüllülük kişinin esasen program ve tüzüğü kabul edip etmemesidir. Partinin bu iki temel belgesini kabul edip uğruna mücadele etmeyi hedefledikten sonra parti tüzüğü gereği eylem birliğine uyması gerekir, yoksa parti, parti olmaktan çıkar. Kısacası partide tam bir iç demokrasi temelinde eylemin karar aşaması şekillendikten sonra, yani eylem demokratik işleyiş temelinde herkesin katılımıyla şekillendikten sonra, eylem birliğine uyup uymamak gönüllülüğe bırakılamaz. Program, tüzük dahil her sorun üzerinde tartışmada tam bir özgürlük, ama eylem aşamasında ise sorumluluk gereği eylem birliğine uygun pratik davranış! Tüzük bu perspektifle şekillenmelidir.

Tüzük, demokrasi ve merkeziyetçilik

Tüzüğü tartışırken üzerinde yoğunlukla durmamız gereken bir sorun da parti içi demokrasi ile merkeziyetçiliktir. Öncelikle belirtelim; partide yukarıdan aşağıya katı merkeziyetçilik, bir yanıyla katı disiplin demektir. Demokrasi nasıl ki özgürlüğü çağrıştırırsa merkeziyetçilik de disiplini çağrıştırır ya da içerir.

Bir partide iç demokrasi ne kadar güçlü ise üye ve kadronun özgürlük alanı da o oranda geniş demektir. Demokrasi kavramı, partide tabanın, yerelin bütün temel sorunlarda sürece dinamik katılımını içerir. Öyle ki, ister tekil bir üye/kadro olsun, ister daha geniş parti gücünü temsil ediyor olsun, muhalefetin iktidar karşısında özgürce görüş, öneri ve eleştiri haklarını içerir. Muhalefetin, yayınlar başta olmak üzere partinin tüm iletişim araçlarında iktidar kadar özgürce görüşlerini partililere yayabilme hakkını içerir. Demokrasi denilince, partide merkezin tanrı, sekreterin (başkanın) ise peygamber katına çıkışını bariyerleyen dinamik ve demokratik bir işleyiş algılanır, algılamalıyız. Bunlar bir komünist partinin her koşul altında olmazsa olmaz işleyişinin ana hatlarıdır.

Ülkenin, partinin iç ve dış koşulları terazinin ağırlık kefesinde belli bir farklılık payı ile bazen demokrasiye, bazen de merkeziyetçiliğe ağırlık vermeyi gerektirebilir. Kadroların, parti ideologlarının görüş ve zihniyetleri kadar içerisinde bulunulan şartların da partide demokrasi ile merkeziyetçilik terazisinde hangisine ağırlık verileceğinde önemli payı olmuştur, bugün de olacaktır. Katı uygulanan faşist bir rejimde ya da günümüz İran İslam Cumhuriyeti rejiminde yaşandığı gibi, yakalanan her rejim muhalifinin sokak ortasında ipe çekildiği koşullarda mücadele eden bir parti ile kısmi burjuva demokratik siyasetin hâkim olduğu ülke koşullarında mücadele eden bir partide demokrasi ile merkeziyetçilik dengeleri farklı ağırlıkta şekillenecektir. Ancak bu farklılık asla bir nitelik farklılığına, yani birine ağırlık vereyim derken diğerini tümüyle sıfırlayan bir noktaya götürülemez. Kısacası; koşulların dayatması ile merkeziyetçiliğe belli bir ağırlık verilmesi demek, merkezin ideolojik, politik ve örgütsel alanda tanrı katına çıkarılmasını asla beraberinde getirmez, getirmemelidir.

Rusya’nın değişen koşullarında Lenin’in, partide demokrasi ile merkeziyetçilik dengelerinde bazen birine bazen de diğerine nasıl ağırlık verdiğine baktığımızda da bunu somut görebiliriz. 1900’lü yılların başında iki temel nedenle Lenin partide katı merkeziyetçi işleyişi savunur. Birincisi; Çarlık Rusya’sının ağır baskı koşulları altında yasadışı örgütlenip mücadeleyi sürdürme zorunluluğu nedeniyle her açıdan partide merkezileşmiş bir sevk ve idareyi savunur. İkincisi; Rusya çapında dağınık ve zengin yerel komünist örgüt, grup, çevrenin ayrı ayrı faaliyetlerinin yarattığı bir dizi sorun nedeniyle yukarıdan aşağıya katı olarak merkezileşmiş parti işleyişini savunur. Başta bu iki temel sorun olmak üzere Lenin 1904 yılında yazdığı “Bir Adım İleri İki Adım Geri” adlı eserinde yukarıdan aşağıya (tepeden tabana) doğru örgütlenmeyi yani katı merkeziyetçiliği savunur. Örneğin:

“Oysa oportünistlerin örgüt sorunları karşısındaki tavrı daha birinci madde üzerindeki tartışmalarda belli olmuştu; dağınık ve sıkı sıkıya kaynaşmamış bir Parti örgütünü savunmaları, Parti Kongresinden ve onun görevlendirdiği Kurullardan başlayarak Partiyi yukarıdan aşağı örgütleme fikrine (bu ‘bürokratik fikre’) düşmanlıkları, her profesöre, her lise öğrencisine ‘her grevciye’ kendisini bir parti üyesi olarak ilan etme olanağını verecek şekilde, Partiyi tabandan yukarıya doğru örgütleme eğilimi; bir Parti üyesinin parti tarafından tanınmış bir örgüte bağlı olmasını öngören ‘şekilciliğe’ düşmanlıkları; …merkeziyetçiliğe karşı özerkliği savunmayı; bütün bunlar yeni Iskra’da bugünlerde bol bol çiçeklenmekte ve başlangıçta yapılan hatayı tam olarak açığa kavuşturmaktadır.” (Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri adlı eserinin önsüzünden sy: 9)

Lenin yine aynı eserinde;

“Oportünist sosyal demokrasinin örgütlenme ilkesi tabandan yukarıya doğru örgütlenme yolunu izler ve bu yüzden de, mümkün olan her yerde, mümkün olduğunca (aşırı bir gayretkeşlikle) anarşizm ölçüsüne varan bir özerklik ve ‘demokrasi’yi savunur. Devrimci sosyal-demokrasi zirveden tabana örgütlenme yolunu izler ve parçalarla ilişkide merkezin yetki ve gücünün genişletilmesinden yanadır.” (Lenin, a.g.e, sy:250, Temel Yay.)

Yukarıda da belirttiğim gibi, 1903-1904 yıllarında, birincisi yasadışı muhalif parti olma koşulları, ikincisi dağınık komünist hareketin (sosyal demokrasinin) toparlanıp merkezileştirilmesi gerekliliği nedeniyle, Lenin merkezileşmeyi, merkezin yetkilerinin genişletilmesini savunur. Ayrıca yukarıdaki alıntılara benzer alıntılara aynı eserde sıkça rastlamak mümkündür.

1917 Ekim Devrimi ile parti iktidara gelir, yani koşullarda köklü bir değişim olur. Ancak partinin iktidarı üzerinden daha üç yıl gibi kısa bir zaman geçmiştir. Halen katı merkeziyetçiliği gerektiren iç savaş Rusya ve eski sömürgelerinde devam ediyor. Yanı sıra genç sosyalist cumhuriyet üzerinde emperyalist kuşatma sürüyor. Bu koşullar altında bile Lenin partide ve hatta tüm Sovyet cumhuriyetlerinde her şeyi zapt-u rapt altına alan güçlü merkeziyetçilikten yaka silker, eleştirir. Lenin, 1920 Nisan-Mayıs aylarında yazdığı “Sol Radikalizm Komünizmin Bir Çocuk Hastalığı” adlı eserinde bakın bu kez neyi eleştirir:

“Her yıl kongresini toplayan parti 19 kişiden oluşan ve kongrede seçilen Merkez Komitesi tarafından yönetilir. Moskova’daki günlük çalışma, Örgütlenme Bürosu ve Politik Büro diye bilinen ve beş Merkez Komitesi üyesinden oluşan ve Merkez Komitesi Plenumlarında seçilen daha da dar kurullar tarafından yürütülür. İşte size tam bir ‘oligarşi’. Parti Merkez Komitesinin yönlendirici talimatları olmadan, Cumhuriyetimizin hiçbir devlet kurumunda hiçbir önemli siyasal ya da örgütsel sorun karara bağlanamaz.” (Lenin, Sol Radikalizm, sy:42)

Lenin’den iki ayrı döneme ait farklı eserlerinden aktardığımız farklı değerlendirmelerden her biri kendi şartları içerisinde doğrudur. Birinci dönemde demokrasi ile merkeziyetçilik dengesi, merkeziyetçilik esas alınarak kurulmuştu. Partinin iktidara geldiği ikinci dönemde ise tersine demokrasi esas alınarak denge kurulmak isteniyor. Çarlık Rusya’sının ağır koşulları geride kalmış, parti yasadışı konumdan yasal konumun da çok ötesine geçerek iktidara gelmiştir. Yasadışı muhalefet partisinde katı merkeziyetçilik ile dışsal disiplin belirleyici iken, iktidar olmuş partide demokrasi öne çıkar, en azından Lenin öne çıkarır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, yasadışı koşullar nedeniyle merkeziyetçiliğe ağırlık vermek demek, partide iç demokrasinin ortadan kaldırılması demek değildir. Buradan kalkarak Lenin’in partisinde devrim öncesinde iç demokrasi yoktu demek de yanlış olur. Tersine ağır yasadışı koşullar altında bile Lenin partide muhalefetin varlığını ve iç tartışma özgürlüğünün varlığını demokratik zeminde korumaya özen gösterir. Lenin, başta Trocky olmak üzere muhalifleriyle ideolojik, politik tartışmalarıyla ünlüdür. Trocky’i en ağır olarak eleştirir ama aynı Lenin kendi yerine sadık takipçisi Stalin’i değil, en tartışmalı olduğu Trocky’i genel sekreterliğe önermekten de geri durmaz. Ama kongrede parti Stalin’i seçer, o ayrı bir konu.

***

Tekrar somuta dönelim. Türkiye’deki mevcut yasal partilerin tüzükleri irdelendiğinde, tümünün ortak bir özelliği olarak genel başkana olağanüstü yetkilerin verildiği görülür. Yasal partilerin tüzüklerinde partinin hiyerarşik yapısı şöyle sıralanır: Genel kongre, genel başkanlık, parti meclisi (genel yönetim kurulu), merkez yürütme kurulu ve merkez disiplin kurulu… Dikkat edilirse tüzük hiyerarşisinde genel başkan, genel kongreden sonra partinin en yetkili merciidir.

Yine örneğin olağanüstü kongrenin toplanmasında genel başkana tek başına, 40, 50 hatta 80 kişiden oluşan parti meclisi ile eşit yetkiler verilmiştir. Bu ne biçim parti içi demokrasidir?

Bir genel başkan, kongreden sonra partide tek yetkili yasama mercii olan parti meclisi ile eşit yetkilere sahiptir! Partinin olağanüstü kongre toplamasında bunu daha çıplak görmek mümkündür. Olağanüstü kongre toplamada genel başkan ile parti meclisi ve bir önceki kongreye katılan delegelerin 1/5’nin iradesi eşitlenmiştir! Örneğin, 800 delege ile toplanmış bir kongrenin 1/5’i 160 delege demektir. Genel başkan ile 160 ya da daha fazla veya daha az sayıda olsun kongre delegelerinin 1/5’nin iradesi neden eşitlenir? Her şey bir yana, genel başkana verilmiş bu olağanüstü yetkiler, genel başkan etrafında belli bir dalkavuk ekibin oluşmasına, kişiliksiz bağımlılıklara, her zaman daha güçlü ve daha sağlamcı taraftan olmaya bakan zayıf ve kararsız unsurların genel başkan etrafında bürokrasi oluşturmasına yol açabilir.

İlginçtir; kimi sosyalist, devrimci yasal partilerde, hem parti işleyişinde doğrudan demokrasinin işletilmesi, yani seçenlerin seçtikleri yöneticilerini her an geri çağırmaları (görevden alabilmeleri) tüzüksel hak olarak tanınır, hem de genel başkanı peygamberlik mertebesine çıkaran tüzüksel yetkiler verilir. Genel başkana bu tür yetkilerin verilmesi TC rejiminin siyasi partiler yasası gereğidir. Yeri gelmişken belirteyim; üzerinde kafa yormamız gereken bir sorun olarak tüzükte seçenlerin seçtiklerini her an geri çağırmalarına işlerlik kazandırılabilinirse, kalıcı koltuklar sorunu da kendiliğinden çözülmüş olur. O zaman tüzüğe, genel başkan ya da il başkanlarına ilişkin üst üste iki ya da üç defadan fazla seçilemezler hükmünü koymaya da gerek kalmayacaktır.

Sonuç olarak; taban demokrasisini, hatta daha ilerisi olarak doğrudan demokrasiyi parti işleyişinde egemen kılmak mı istiyoruz; parti bürokrasisinin oluşumunu engellemek mi istiyoruz; ideolojik, politik ve örgütsel gücü partinin sadece merkezinde değil de partinin tüm gövdesine yaymak mı istiyoruz? O halde:

Merkezin tanrı, genel başkanın peygamber olmasını engelleyecek tüzüksel tedbirler geliştirmeliyiz.

Gerek genel başkan, il başkanlığı gibi parti yöneticiliğini, gerekse de devlet yöneticiliğini gerçekte halka, emeğe, topluma gönüllü adanmış bir hizmetle özdeşleştirmeliyiz.

Yöneticiliği maddi çekicilikten soyutlayacak tedbirleri parti tüzüğünde ve anayasada şekillendirmeliyiz.

Partide ve devlette yöneticiliğin siyasi güç ve maddi kazanç merkezi haline gelmesini engelleyecek tüzüksel/anayasal tedbirleri almalıyız.

Yerelin/tabanın başta ekonomik-sosyal alan olmak üzere ideolojik, politik ve örgütsel alanlarda kendilerini sürekli yeniden üretebilen bir zeminde olmaları sağlanabilmelidir.

Özgün bir diğer sorunu olarak; Kürdistan’da komünist iddiaya sahip herkesi saflarında birleştirecek olan bir komünist partiyi hedeflerken, Marksizm zeminindeki zengin farklılıkları örgütün dinamizmi haline getirecek iç mekanizmaları geliştirebilmeliyiz.

Kısacası, partide muazzam bir özgürlük alanını gerektiren ideolojik-teorik yeniden üretim ile muazzam bir sorumluluk (disiplin, elbette içselleştirilmiş disiplinalanını gerektiren eylem birliğinin uyumunu tüzük üzerinden sağlayabilmeliyiz. Çünkü hedeflediğimiz geniş parti birliği, öncelikle özgürlüğü gerektiren zengin ideolojik, felsefi üretim ile sorumluluğu gerektiren eylem birliğinin uyumlu ilişkisi üzerinden ancak gerçekleşebilir.

Partide Marksizm zeminindeki zengin ideolojik farklılıkları kucaklayacak ve komünist farklılığı eylemlilik içerisinde dinamik olarak bir arada tutacak olan bir tüzük arayışımız var. Bu da ancak zengin ideolojik-teorik eğilimleri parti içerisinde ayrı örgütsel yapıya yani örgüt içinde örgüte dönüştürmeden, her açıdan yeniden üretime sürekli ve dinamik katkı sunabilmelerine imkan sağlayan bir tüzüksel işleyişle mümkündür. Hedef budur!

Sosyalist Mezopotamya

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.