Güncel / Kadın / Kürdistan

TÜRBAN, ZORUNLU DİN DERSİ VE ANA DİLDE EĞİTİM!

Türban ya da başörtü sorunu yeniden siyaset ve toplum gündemine ağırlıkla yer almaya başladı, bu süreçte iyide oldu. İşçi, emekçilerin gerçek gündemlerine eğilebilmeleri için türban meselesinin bir biçimiyle çözülerek siyaset gündeminde çıkarılması gerekiyor. Newroz Gazetesi de farklı açılardan ve diğer iki önemli sorunla birlikte konuyu ele almalıdır.  Türban dışındaki iki sorun zorunlu din dersinin kaldırılması ve Kürtçe ana dilden eğitimdir. Türbana özgürlük, ana dilden eğitim ve din dersinin zorunlu olmaktan çıkartılması talepleri bütünlüklü bir paket olarak ileri sürülmelidir.

Türbanı önce YÖK üzerinden güncelleştiren sonra da yine YÖK eliyle yasak getiren 12 Eylül faşist rejiminin kendisidir. Cunta lideri Evren’in önerisiyle İhsan Doğramacı türbanı icat etti.  6 Kasım 1981’de YÖK kurulur ve Doğramacı başkan olur. YÖK 1982’de “kıyafet genelgesi” ile türbana yasak getirir. Aynı süreçte 1982 Anayasası ile din dersi orta öğretimde zorunlu hale getirtilir. Görüldüğü gibi türbanın icadı gibi yasaklanması da 12 Eylül cuntacılarının eseri.

YÖK 1984’te kendi yasağı kaldırır ama çok geçmeden 1987’de yeniden yasaklanır. Derken Özal hükümeti türbanı serbest bırakmak amacıyla YÖK yasasında değişiklik yapar ancak bu değişiklik Cumhurbaşkanı olan Evrence veto edilir. Özal 1987de ikinci kez yasa değişikliğini çıkarınca Evren’in başvurusu üzerine bu kez Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilir. Nihayet YÖK 1997de bir genelge ile türbanlı öğrencilerin okula alınmasını yeniden yasakladı ve sonrası yaşanan gel-gitlerde hepimizce biliniyor.

Benzer bir iniş çıkış din dersi alanında yaşandı ve 1982 anayasası ile yeniden zorunlu hale getirilerek 1924 anayasasındaki hükme dönüldü.  Ana dilden eğitime gelince, Kürt halkının sadece ana dilinden eğitimi değil varlığının kendisi Cumhuriyetin kuruluşuyla red ve inkâr edilmesi halen devam ediyor. Sorunu ele alırken kısaca aktardığımız bu verileri not etmekte yarar vardır.

Türbanın Kadını Özgürleştirdiği İddiasına Hayır, Ama Türban Takma İsteğine Özgürlük!

Biz komünistler, “türban özgürlüktür” ya da “türbanla kadın özgürleşir” benzeri görüş ve iddialara dün de bugünde inanmadık, katılmıyoruz.  Ama böyle inananların görüşlerini savunup giyinme özgürlüğünü savunuyoruz, savunmalıyız. Hak ve özgürlükler ile ilgili tüm temel sorunlarda bu ilkesel yaklaşıma sahip olmamız gerekiyor. Yoksa bizim ne modernist, ırkçı İran lideri Rıza Şah ile rejiminden, Mustafa Kemal ile ekibinden ne salt kendine demokrat olan bilumum milliyetçi muhafazakârlardan (AKP, BBP, SP, DP) ve nede bugün sosyalizm adına yola çıkan ama halen 20 yüzyıl katı modernist, benmerkezci, tek tipleştirici, fordist emek rejiminin dışsal ve kışla disiplinli örgütlenmesini aşamamış mevcut “sosyalist”, “komünist”, “emek” parti ve örgütlerden farkımızı ortaya koyamayız.

Türban ya da başörtüsü genel olarak kadın sorununun bir parçasıdır. Elbette kadını sadece kılık kıyafeti üzerinden ilerici ya da gerici olarak değerlendirmek yanlıştır ve bu yanlıştan daha beter olan, kadının iradesine rağmen giyim kuşamının belirlenmesidir ki bunun en tipik örneğini yine yakinen bildiğimiz İran ve elbette TC’de yaşandı, yaşanıyor. Şah rejimi boyunca modernleşme adına kadına başını açması dayatılırken, İslam Cumhuriyeti ile birlikte bu kez de şeriat adına kadına başını örtmesi emredildi. İkisinde de kadının özgür iradesi hiçe sayılmıştır. TC’de kadına başını aç-kapat uygulamalarında özünde İran’dan farklı değildir.

Daha özgün bakıldığında TC ‘de kadının başını bağlamasında iki tür uygulama görürüz.

Birincisi geleneksel ya da dini inancı gereği kadının başını bağladığı realitemizdir. Biçim veya tarz olarak nasıl bağlıyorsa bağlar eğer kendi özgür irade ve inanışı gereğiyse sorun yoktur. İster sıkma baş, ister Botan kadını gibi, ister İran ya da geleneksel Ege kadını gibi bağlar buna dışsal olarak müdahale edilemez. Diğeri iç ve dış egemen güçlerin tamda kirli ve kanlı siyasetleri gereği kadının kılık kıyafeti üzerinden siyaset geliştirmeleridir. İster büyük şeytan ABD’nin dün komünizm karşıtı “Yeşil Kuşak”, bugün ise Avrasya egemenlik stratejisi gereği İslam toplumlarına dönük geliştirdiği “ politikaları olsun; ister ABD gibi küresel güçlerin bölgesel ayakları olan Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin iç siyasetlerinin de  gereği olsun; ister  İran’ın gibi bölgesel hesapları gereğince dini ideolojisini bölgeye ihraç etme hesapları gereği olsun tüm bunların Türkiye’de büyütülen siyasal İslam hareketi üzerinde reddedilemez ideolojik aşısı hatta kodlamaya varana kadar derin etkileri olmuştur. Bizim karşı durduğumuz, durmamız gereken bu ikincisidir.

Elbette üniversite kapısına dikilip hangi öğrencinin kendi tarihsel gelenekleri ve dini inanışı gereği başını örttüğünü hangisinin ise açık ya da örtük dışsal ideolojik kodlamaların ürünü olarak bağladığını belirleyecek bir tutum ve davranışa kalkmak saçma hem de imkânsızdır. Başını bağlayarak üniversiteye gitmek isteyen gider, ama biz komünistler ve demokrat zihniyetli Müslümanlar kadını başını örtmeye yönlendiren gerçek saikların neler olduğu bilelim. Burada temel önemdeki anahtar yöntemimiz şu olmalıdır: genelde dini inancın özelde de başını bağlamanın ekonomik imkânlar, iş bulabilmek, yurtta kalabilmek vb dünyasal maddi çıkar ilişkileriyle bağı kopartılarak gerçekten özgürleştirilmesidir. Eğer kadın hiçbir dünyasal maddi çıkarı olmadan kılık kıyafetini özgürce belirliyorsa yanı kendisi ile inandığı semavi Allahı arasında hiçbir maddi ilişkinin gölgesi olmadan özgür inancı gereği başını bağlamak istiyorsa buna ancak saygı duyulur. Ama eğer “kızım iktidarda dinciler var başını ört”, “oğlum maddi durumumuz iyi değil cemaatin yurdunda kalabilmen için ortamlarına ayak uydur” ve de muhafazakâr işverenin işinde kadın başını bağlamaya, laik Kemalist işverenin işinde ise başını açmaya kendini zorunlu hissediyorsa ve önemlisi tepedeki siyaset eşrafı “ABD’nin bölgesel siyasetinin rengi yeşil, buna göre pozisyon alalım” diyerek rota belirliyorlarsa.. .Kadın böyle bir ekonomik, siyasal atmosferinin basıncı altında başını örtüyor, kılık kıyafetini düzenliyorsa burada özgür irade yoktur, bu iklimde büyütülen türban hiç de öyle “özgürlük” simgesi değildir, kimse kendini kandırmasın!

Tartışılan sorun açısından ele aldığımızda, başını bağlayan öğrenci üniversiteye gidebilmelidir. Dahası inancı gereği başını bağlaması okul evresiyle sınırlandırılmamalıdır. İnancı gereği başını bağlayan genç kadın yarın öğretmen, doktor, hukukçu, memur olduğu zamanda aynı inanç gereği başını bağlamak isteyecektir. Üniversitede başını bağla ama mezun olup hayata atıldığında ise, “kamusal alandır başını aç” dayatması olmaz! Biz Kürdistanlı komünistler soruna yine ilkesel bakacağız. Nedir bu ilkesel yaklaşım?

Devlet ve hükümet yanı siyaset tüm dini inançlar karşısında nötrleşecek, ne özel olarak destekleyecek ne de karşı duracak.  Dini inançlar tüm maddi, dünyasal girdilerden ayıklanarak birey ile tanrı arasındaki ilişki gerçekten özgür bir ilişki haline getirilebilinir. Dini inanç ile siyaset, iktidar siyaseti ve dini inanç ile mülkiyet, mülk edinme ilişkileri ayrışmak zorunda, yoksa özgür dini inançtan söz edilemez.  Bu koşul ya da iklimde inanan ve inancı gereği başını bağlayan kadın ve ayrıca inancı gereği giyinen erkek de okulda ve kamusal alan diye tarif edilen siyasal, sosyal, kültürel hayatın her alanına girebilmelidir.

İslamcılar, Milliyetçilik Ve Mülkiyet

Genelde siyasal İslamcılardan beklemiyoruz ama “demokratım” iddiasını taşıyan Müslümanlardan şunu bekliyoruz: milliyetçilik ve mülkiyet ilişkilerinde geçmiş ve bugünlerini derinlikli sorgulamak, milliyetçi muhafazakâr siyaset damarını “ekşidir ama benimdir” düşüncesinin esiri olmadan eleştirel masaya yatırmak.

Demokrat Müslümanları; dün TC rejiminin Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi gibi gayrimüslimlerin mallarına zorla el koyma siyasetini; Kürdistan, Anadolu ile Trakya’da tek tip ulus yaratma adına soykırım, tehcir ve kalanları sindirerek kimlik ve dini inanç değişikliğine zorlama siyasetini temelinde sorgulamaya çağırıyoruz. Antep, Van, Çukurova, İstanbul, İzmir, Edirne’de devlet eliyle Türk ulusu yaratma ve mülkiyetin genelde Müslümanlar özelde Türk İslamcılar lehine el değiştirmesiyle zenginleştirilen egemen sınıfların, holdinglerin temelinde bu kirli siyaset yatmaktadır. Bunu ciddi sorulamadan demokrat olamazsınız.

Demokrat Müslümanlar bugün “türbana özgürlük diye haykırırken aynı iç demokrat tutarlılıkla “zorunlu din dersine hayır”, “Kürt halkı için ana dilde eğitim hemen şimdi” demezlerse Müslüman olabilirler ama demokrat olamazlar. Kısacası “demokratım” iddiasındaki Müslümanların sınav verecekleri bir süreçteyiz.

Sorun Alevi toplumu ve talepleri olunca, özellikle kendini dayatan Kürt/Kürdistan sorunu olunca laik Kemalistler kadar Türk-İslam sentezinin savunucuları özelde milliyetçi muhafazakâr kesimde geçmiş ve bugünkü kirli siyasetinin ağır sorumluluğu altındadırlar. Çünkü sorun Kürtler ve Aleviler olduğunda milliyetçi muhafazakâr siyaset ile laik Kemalist siyaset birbirleriyle göbek bağı ile bağlıdırlar. Uzağa gitmeye gerek yok! Bu kirli işbirliğini en yakındaki olay olarak Sivas Mamak oteli katliamında görebilirsiniz. Aynı kirli işbirliğini bugün AKP’nin gerek Alevi toplumunun halklı talepleri karşısındaki duruşunda gerekse Kürt halkının ana dilde eğitim başta olmak üzere yaşamsal ulusal talepleri karşısındaki duruşunda görebilirsiniz. Müslüman muhafazakâr Başbakan, Almanya’da göçmen Türk azınlığı için ana dilden eğitim isteyip bunun olmamasını “insanlık suçu” ilan ederken kendi ülkelerinde yaşayan Kürt halkı ve diğer ulusal azınlıklar için ana dilden eğitim talebine ilişkin ise “geçin bunları” diyebiliyor. Demokrat İslam iddiasındaki her birey ve yapılanma sadece kimi vurgularla dile getirdiğimiz laik-muhafazakâr siyasetin bu kirli işbirliğini sorgulamadan demokrat olamaz!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.