Genel / Kürdistan

STATÜSÜZ, BAYRAKSIZ, ANADİLDE EĞİTİMDEN YOKSUN ÇÖZÜM OLMAZ

Özal’dan, Demirel’den, Yılmaz’dan Çiller ve Erbakan’a derken Erdoğan’a gelene kadar, yani son 20 yıldır Türk siyaset kadroları bir biçimiyle Kürt meselesinin var olduğunu kabul ettiler, hatta çoğu meseleyi doğrudan adıyla kamuoyuyla paylaştı. Başta “Bask modelini tartışabiliriz” diyen Çiller olmak üzere hepsi ama hepsi bir adım ileri iki adım geri attılar. Nasıl? Bilindiği için buraya tek tek almaya gerek yok. Ancak Erdoğan’ın son birkaç yıldan beri nasıl zikzaklar çizdiğini özetleyip değerlendireceğiz.

Erdoğan, 2002 yılında Moskova’da “düşünmezsen Kürt sorunu yoktur” beyanından, Diyarbakır’da 2005’te “Kürt sorunu vardır, benim sorunumdur” noktasına gelmişti. Derken devreye sokulan Kürt Açılımı ile meselesinin “çözümü” hedeflenerek halk umutlandırıldı, ancak çok geçmeden “KCK operasyonları” adı altında süreç yeniden tersine çevrildi. Birkaç yıl aralıksız binlerce kişi haksız yere tutuklandı. Ardından, B. Arınç’tan, “Kürtlerin varlığı en az bin seneden beri bir gerçektir. Bunu inkar edemezsiniz. Kürdüm diyen bir insana bu ülkede hepimiz kadar, en az hepimiz kadar hayat hakkı, bilgi, eğitim, dil, kültür, kimlik hakkı ne varsa vereceğiz” açıklaması geldi. Nihayet şu günlerde Öcalan ile görüşmeler ve “barış temelinde çözüm”e odaklanma en yetkili ağızlardan dile getirildi, getiriliyor. Fakat o da ne!? Aynı süreçte Erdoğan’ın sesi de yeniden yükselmeye, “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır, onları da çözüyoruz” demeye başladı.

Böylesine gelgitler yalnızca Erdoğan’a özgü değil, devletin izlediği planlı siyasetin gereğidir. Erdoğan çizdiği bu zikzakları, bu gelgitleri yaşadığını bilmiyor mu? Biliyor. Kürt meselesine ilişkin bir “var” bir “yok” dediğini gayet iyi biliyor, fakat birden fazla nedenle bilerek bunu yapıyor.

Birincisi; Kürt meselesinin eninde sonunda kolektif kimlik ve toprak yani Kürdistan meselesine doğru evirileceği korkusudur ki bu sadece AKP ve Erdoğan’ın değil, muhalefetiyle, bürokrasisiyle devletin korkusudur. Kürt meselesinde en küçük bireysel, kültürel adımlar dahi atılsa, bunların soğan kabuğu misali yeni ve daha çaplı adımları dayatacağından ve süreçte Kürt meselesinin Kürdistan meselesine doğru büyüme potansiyeli taşımasından korkulduğu için karar içerisinde kararsızlık olarak gelgitleri yaşıyorlar. Bu nedenle meselenin adı bir gün “Kürt sorunu” olurken, diğer gün “terör sorunu” olarak konulabiliyor.

İkincisi; tam da Öcalan ve Kandil ile Erdoğan adına görüşme trafiğinin yeniden başlatıldığı, yani PKK ile Kürt meselesinin bağının kabul edildiği bir evrede Erdoğan’ın çıkıp tekrar “Kürt meselesi yoktur” demesi bilinçli bir politikadır, Türk milliyetçi-ırkçı kamuoyunu yatıştırma siyaseti olarak okunmalıdır. Bu hesapta AKP içi milliyetçi damarın dengelenmesi de bulunuyor.

Üçüncüsü; bu gelgitlerin bir diğer nedeni de, Erdoğan ve AKP’nin hem zaten kendilerinin de Türk-İslam Sentezi genetik kodlarına sahip olmaları hem de yaklaşan seçimler nedeniyle Türk milliyetçisi potansiyele dönük hesaplar içerisinde olmalarıdır. Şunu da ekleyelim; eski derin devlet geriletildi ama oluşturulan yenisinin de temel kırmızı çizgilerinin Kürt/Kürdistan meselesi olacağı açıktır. Bir ileri bir geri adım atmada bunun da rolü var.

Dördüncüsü; “Müzakereye evet, ama nasıl?” başlıklı bir önceki yazımda belirttiğim dördü bölgesel diğeri iç gelişmeler olmak üzere birbiriyle bağlantılı beş temel gelişmeden hareketle hükümetin “PKK’nin silahsızlandırılması”na odaklı yönelime girmesinin gerekleri de Erdoğan ve hükümete gelgitler yaşatıyor, yaşatacaktır.

Türk Devleti’nin acelesi var!

Türk devlet ve hükümetinin acelesi de var. Yol ayrımındaki Ortadoğu’da yeni sınırlar çizilmeden, özelde de Kürdistan merkezli yeni sınır çizimleri şekillenmeden; uzlaşmayı reddedecek olan yeni kuşak “Fırtına Çocukları” Kürdistan siyasetinde aktif sahne almadan; Suriye üzerindeki bölgesel Doğu-Batı eksenli yarılmada Kürdistan meselesi dolayısıyla Kürdistan ulusal demokratik güçleri Batı ya da Doğulu yeni bir arka plan ve içerik kazanmadan; ABD ile Türk Devleti’nin, Kuzey Kürdistan’da meselenin kültürel haklar ve demokratikleşme ile sınırlı ‘çözüm’ü üzerindeki mutabakatları bozulmadan… Kuzey’de coğrafyasından kopartılmış olarak Kürt meselesini bir hal yoluna koymak istiyor Türk Hükümeti!

Acele eden devlet ve hükümet, meselenin çözümü adına ne sunuyor, daha doğrusu neyi dayatıyor Kürt ulusal hareketine? Kürtlerin taleplerini demokratikleşme çerçevesinde ve bireysel-kültürel haklarla sınırlı tutmayı, meseleyi toprak meselesinden ısrarla kopartarak ele almayı sürdürmek istiyor. Devlet net bir yönelimle, mesele Güney, Batı ve hatta Doğu Kürdistan’da coğrafik yani Kürdistan meselesi olarak siyasetin gündemindeyken, en büyük parça olan Kuzey’de meseleyi toprak meselesi olmaktan çıkartarak demokratikleşme ve bireysel-kültürel haklarla sınırlı çerçevede ele alıp “çözmek” istiyor. Öcalan ile bu çerçevede görüşmeler sürdürülüyor.

Devlet ve hükümetin acelesi var! Başbakan Erdoğan, “Ne olur, bu çözüm sürecini çok sıkı tutalım. Artık bu işi bitirmemiz lazım” derken yukarıda özetlediğim tablodan hareket ediyor.

Kürt ulusal demokratik hareketi ne yapacak?

Görülüyor ki hükümet, arkalanmış devlet geleneği ve hafızasıyla meseleyi stratejik yönelim dâhilinde ele alıyor. Hedefine ulaşmak için de “tüm enstrümanları” bütünlüklü kullanmaya çalışıyor. Bizler, genelde de Kürdistan ulusal demokratik siyaseti ne yapacak?

Öncelikle meselenin adını doğru koymamız gerekiyor. Meselenin bir halkın özgürlüğü ve ülkenin kurtuluşu meselesi olduğunun, demokratikleşme ve bireysel kültürel haklar çerçevesinde çözümlenemeyeceğinin altı çizilmelidir. Ve mümkün olan her araçla ve her platformda, meselenin demokratikleşme, bireysel insan hakları çerçevesinde çözümlenmeyeceği dile getirilmelidir. Genelde demokratikleşme ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesine “evet”, ama bu çerçevede Kürt/Kürdistan meselesinin çözümlenmesi arayışına “hayır” demeliyiz!

Türk tarafı nasıl ki meseleyi devlet projesi olarak hükümetiyle, muhalefetiyle, basınıyla bir bütün olarak ele alıp öyle davranarak ‘çözüm’ünü geliştiriyorsa, Kürdistan tarafı da meseleyi bir halkın/ülkenin meselesi olarak ele alıp çözüm arayışlarını öne çıkarmalıdır. Dolayısıyla -kim olursa olsun- salt bir şahsiyet üzerinden çözüm geliştirilemez, geliştirilmemeli. Elbette Öcalan ile görüşülmeli, görüşü alınmalı, ama nihai bağlayıcı karar Öcalan üzerinden verilmemelidir.

Yeri gelmişken belirteyim: Öcalan siyasi tutukludur. Siyaset temelli tutuklamalarda belirleyici olan yürürlükteki yasalar değil güçtür. Güçlü olan diğerini tutuklar. Türk Devleti ancak ABD’nin doğrudan müdahalesiyle Öcalan’ı yakalayarak tutuklayabilmiştir, dolayısıyla Öcalan serbest bırakılarak siyaset yapmasının zemini hazırlanmalıdır.

Kandiliyle, Avrupa’sıyla, DTK, BDP, ÖSP, HAK-PAR, KADEP, DDKD, Azadi İnisiyatifi, etnik, dini azınlık temsilcileri ve belli başlı yurtsever şahsiyetleriyle bütün Kürdistan ulusal demokratik güçlerini temsilen bir yapıyla (cephe, kongre, platform benzeri bir oluşumla) muhataplık kurumu yaratılmalıdır.

Oluşturulacak temsili heyet kısa ve uzun vadeli çözüm hedeflerini belirleyerek hükümetle müzakere etmelidir. Yakın vadede üzerinde anlaşma sağlanabilecek zemin olarak, “Ortak Akıl Toplantısı”nın ardından imzaya açılan dört maddelik taslak esas alınabilir.

Kısacası devlet ve hükümet, statüsüz, bayraksız, anadilde eğitimden bile yoksun olarak meseleyi “çözmek” istiyor. Görüşmelerin bu zemin üzerinde sürdürülmesinden kurtarılması gerekiyor.

 

Mesele “niyet” veya “samimiyet” testleri ile ele alınamaz!

 

Türk hükümetleri, devlet meselelerini, hele de Kürdistan gibi stratejik bir meseleyi hiç ama hiç iyi ya da kötü niyet veya samimiyet testleriyle ele almamıştır, almaz da. Genelde siyasette, özelde de devlet geleneğinde bu kavramlarla meseleler ele alınmaz.

Bunları gayet iyi bilen, bilmese de son 10 yıllık iktidar koltuğunda kendisine bir dizi tecrübeyle kavratılan Erdoğan, neden son süreçte sabah akşam Kürt tarafını -somutta da BDP’yi- “samimi olmaya”, meseleye “iyi niyetle yaklaşmaya” davet ediyor? Neden “Sıkı yumrukları aradan çekip öfkenin, nefretin diline bir son verip, insanca yaşamanın önünü açmamız gerekir” diye halka propaganda ediyor? Kim gayri samimi, sıkılı yumruk ve nefret dilini kullanıyor? En başta başbakan olarak Erdoğan!.. Erdoğan’ın bunları söylediği günlerde ve belki de saatlerde Türk savaş uçakları Kandil’i bombalıyor, özel harekâtçılar Kürt kentlerinde operasyon üzerine operasyon sürdürüyordu. Demek ki yumruğu sıkılı olan Erdoğan’dır, dahası Türk Devleti’dir! Demek ki demagoji yapan, samimi olmayan Erdoğan’ın kendisidir.

Ayrıca, “Bu süreçte Allah’ın izniyle tepe noktasına geliyoruz. Aştık mı, PKK Hakkâri’de bile tutunamaz. Umut biziz. Bunu bizden başkası çözemez” diyorsa Erdoğan, demek ki samimi ya da iyi niyet bir yana tepeden tırnağa kirli hesaplar peşindedir! Kendini Kürt meselesinde hem savcı hem hakim hem de avukat yerine koyan Erdoğan, nasıl samimi ve iyi niyetli olabilir!? BDP adına Öcalan ile görüşmeye gidecek heyette bile kimin yer alıp almayacağını Erdoğan hükümeti belirliyorsa, yani kendince mühendislik hesaplarla “şu gitse daha iyi sonuç alırız” hesapları içerisinde olan bir Erdoğan, nasıl iyi niyetli ve samimi olabilir?

Ortada çözüm bekleyen bir Kürt meselesi var. Erdoğan’ın temsil ettiği devlet, hükümet ve partisi, aynı süreçte hem Türk tarafını temsil ederken hem de Kürt tarafını nasıl temsil edecek? Böyle bir Erdoğan’ın iyi niyetine Kürtlerin, Kürt siyasetinin güvenmesi demek intiharı demek olmaz mı?

Ahmet Türk’ün, tam da Öcalan ile görüşmelerin sürdüğü ve Türk medyasında da “barış” kavramının revaçta olduğu bir süreçte içeride operasyon üzerine operasyon yaptıran ve dışarıda Kandil’i bombalatan Türk hükümetinin başbakanına, “hem barış deniliyor hem de Kürtlerin üzerine bomba yağdırılıyor” demesi mi kötü niyet, yoksa bu süreçte bomba yağdırmak mı? Kim kötü niyetli ve kim zehir zemberek konuşuyor? Bomba yağdırma emrini veren Erdoğan mı, yoksa sadece “Niye bomba yağdırıyorsun?” diyen Ahmet Türk mü?

Kürt ulusal demokratik hareketi de, siyasal sorunların samimiyet testleriyle ele alınamayacak kadar reel süreç ve olgular olduğu gerçeğinden hareketle davranmalıdır. Davranması için yenilgi ve başarılarından elde edilmiş tecrübelere sahiptir. Yeter ki, Kürdistan ulusal demokratik hareketi 17-18 Eylül 2011’de Diyarbakır’da gerçekleşen “Türkiye’de Kürdistan Konferansı” bileşenini ve 9 Mart 2012’de yapılan “Ortak Akıl Toplantısı”nın sonuçlarını esas alarak davranabilsin!.. Yeter ki, tüm dinamiklerini, tüm enerjisini kalıcı bir ortak akıl yaratma hedefiyle harekete geçirebilsin!.. Yeter ki, söze kanmadan, devlet adına resmi bağlayıcılığı olan adımların atılmasında kararlı davransın!.. Gerisi gelir.

Görüşmelerin Oslo yerine Hewler’e alınması ne anlama geliyor?

Öncelikle, Türk Devleti meseleyi kendince ciddiye alıyor demektir. Ve başından beri “kendi göbeğimi kendim keserim” politikasıyla meselenin çözümünü mümkün olduğunca uluslar arası siyasi girdilere kapalı ele almaya özen gösterdi. Bu açıdan bakıldığında Türk Devleti, Oslo yerine Hewler’i kendi hesapları açısından daha isabetli görüyor olabilir.

Türk Devleti tüm kurumsal yapısıyla PKK’nin silah bırakmasına odaklandığına göre, silahlı PKK’nin kumanda merkezinin de coğrafik olarak Güney’de (Kandil’de) olması nedeniyle, özellikle silah bıraktırmaya odaklı görüşme trafiğinin merkezinin de Hewler’e alınması bilinçli belirlenmiştir.

Görüşmelerin Oslo yerine Hewler’e alınması, PKK kadrolarına dönük siyasi infazların yapıldığı Avrupa’ya oranla hem daha da güvenliklidir! Böylece çözüm arayışlarında Avrupa’nın muhtemel siyasal girdilerine karşı da hava sahası kapatılmış olunuyor! Çünkü Avrupa’nın belli başlı aktörlerinin, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilmeye gebe olduğu ve bunun Kürdistan merkezli gerçekleşebilme potansiyeli taşıdığı bir süreçte Kürdistan siyasal aktörleriyle ilişkilenmek istedikleri bir süreçte, görüşmelerin coğrafi sahasının değiştirilmesi anlamlıdır.

Kandil ile görüşme trafiğinin Güney’e alınmasında, sıkça belirttiğimiz Ankara-Hewler arasında büyüyen, derinleşen ekonomik ve giderek gelişen siyasal ilişkilerin payı vardır. Yanı sıra devletin Öcalan ile başlattığı demokratikleşme ve kültürel haklar çerçevesindeki sürecin ABD tarafından destekleniyor olmasının da payı vardır.

Görüşmelerin Oslo’dan Hewler coğrafyasına çekilmesinde Türk Devleti’nin hesapları olsa da, Kürt siyaseti ve özelde de PKK/Kandil açısından da olumlu bir gelişme olarak görülmelidir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.