Kapitalizm Emperyalizm Eleştirileri / Sınıf Hareketi

KAPİTALİZM, KRİZ VE SINIF MÜCADELESİ

Batı, krizden çıkış arayışlarını yeni kemer sıkma paketleri ile geliştirirken, gelişmekte olan ülkelerde ise yeni bir krizin yaklaşıldığı tartışılıyor. Avrupa’da, “reform” adı altında halka dayatılan tedbirlere kitlesel eylemlerle karşı durulduğu bir süreçte G–20 ülke temsilcisi Güney Kore’de bir araya geldiler. Gündem, kur ve ticaret savaşları ile küresel dengesizliklerin denetlenmesi.

Kuzey Güney Ekonomik Dengeler Değişiyor

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Kuzey’den Güney’e belirgin olarak kayıyor, son 20 yıldan beri hızlanan bir tempo ile bu devam ediyor. Emperyalist Kuzey yarım küreden Güneye yanı Latin Amerika, Asya ve Afrika’ya daha somutta Vietnam, Çin, Endonezya, Hindistan, Türkiye, Mısır, Güney Afrika, Meksika, Brezilya’ya kayıyor. Kapitalist üretimde mekânsal ya da moda deyimle eksen kayması yaşıyor.  Örneğin:

“ABD’nin Dünya ekonomisindeki payı; “satın alma paritesine göre gayri safi yurt içi hasıla (SGP-GSYH) bazında, 1980’de yüzde 24,585 iken, gelecek sene yüzde 20’nin altına yüzde 19,8847e gerileyecek. ABD’nin payı 2015’te ise yüzde 18,4’ün altına inecek. Japonya’nın 1980’de aldığı yüzde 9,17’lik payı 2015’te yüzde 5,15’e; aynı süreçte Almanya’nın payı yüzde 6,68’den yüzde 3,42’ye, İngiltere yüzde 4,92’den yüzde 2.74’e, Fransa 4,72’den yüzde 2,62’ye vb geriliyor.”

Buna karşın aynı zaman diliminde Çin dünya ekonomisinde aldığı payı 8 kat, Hindistan 2,5 kat artırıyor. Daha somut bakıldığında: “Çin 1980-2015 döneminde payını yüzde 2,19’dan yüzde 16,96’ya, Hindistan 2,45’ten 6,28’e çıkarması bekleniyor.”

“Sanayileşmiş yedi büyük ülkenin (ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada) oluşturduğu G-7; 1980 yılında dünya ekonomisinin yüzde 56,3’ü, 1992’de yüzde 51,4’ünü, 2010 yılında yüzde 40,1’i, oluştururken, bu oran 2015 yılında yüzde 36’ya inecek. Buna karşın, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’den oluşan BRIC ülkelerinin 1992’de dünya ekonomisindeki payı yüzde 14,53 iken, bu yıl yüzde 24,48’e, 2015’te ise yüzde 29,08’e yükselecek. Türkiye’nin dünya ekonomisinde 1980’de aldığı yüzde 1,025’lik pay 1992 yılında yüzde 1,188’e, 2010 yılında yüzde 1,274’e çıkarken 2015 yılında yüzde 1,232’ye inecek.” (Zaman Gazetesi 19-10-2010) Dikkat edilirse 2015’te G-7 ile BRİC ülkelerinin dünya ekonomisindeki payı birbirine çok yakınlaşmış olacak.

Ekonominin ağırlık merkezinin küresel çapta Kuzey’den Güney’e kaydığını sıkça dile getirdik, bugün artık daha belirgin hale geldi bu süreç. Yukarıda aktardığım ve ekonominin ağırlık merkezinin hızla nasılda dünün sömürge, yarı sömürge ülkelerine kaydığını gösteren verilerin siyasi, sosyal sonuçları da oluyor, olacaktır. Zira her ekonomik gelişmenin beraberinde sosyal, siyasal sonuçlarda üreteceği bilinir.  Halen “bağımsız Türkiye” diye bağıran ulusçu Türkiye devrimci hareketinin nasıl ofsayda düştüğünü, eşitsiz gelişme yasasının emperyalizm teorisi ve emperyalist devletler bileşimindeki değişimin neler olduğu, olacağı vb üzerinde ayrıca duracağım. Burada bir şeye değinmekle yetineceğim.

Birincisi; artık küresel ekonominin nabzını elinde tutan sadece ABD değil yanı sıra Çin’de gittikçe bir belirleyen, kural koyan hale geliyor. Başta ABD ve AB olmak üzere gelişmiş emperyal Batının, Çin’e “paranı değerlendir ve daha fazla tüket” isteğini baskıdan çok yalvararak dile getirmesinin başka anlamı yoktur.

İkincisi, ABD dışında artık Çin’de ekonomik gücünü siyasi baskı unsuru olarak kullanıyor. Çin eskiden kalma önemsiz bir toprak parçası anlaşmazlığını, üretiminin yüzde 97’ni elinde tuttuğu “nadir metallerin” Japonya’ya ihracını engelleyerek boyun eğmeye zorluyor.

Üçüncüsü, AB ülkelerinin IMF’nin 24 sandalyeli İcra Direktörler Kurulunda sahip oldukları 9 sandalyeden ikisini gelişmekte olan ülkelere bırakmak zorunda kalmalarıdır.

Dördüncüsü; Çin’in IMF’deki yüzde 3,65 olan oy hakkı oranını yüzde 6,19’a çıkarıp emperyalist Fransa, İngiltere ve Almanya’yı geçmesidir.

Kur Ve Ticaret Savaşları

Bu koşullarda ABD ile Çin arasında kur ve ticaret savaşları gelişiyor. Niçin savaş? Çin’in kendi ulusal parası olan Yuan’ı  dolar karşısında düşük değerde tutması, batı tüketim kalıplarına yanaşmayıp ithalatını düşük tutmakta ısrar etmesi, ABD ile ticarette Çin lehine dış ticaret fazlası vermesi ve ABD’nin sürekli büyüyen dış ticaret açığı nedenlerin başında gelir. Son 10 yıldan beri Çin Yuan’ı dolar karşısından sabit değerde kaldı, ABD bundan rahatsız. Yapılan çağrı ve baskılar sonucu Çin “Haziran ayından itibaren daha esnek bir kur politikası izleyeceğini” açıkladı ama Yuan, dolar karşısında ancak yüzde 2 gibi küçük bir değer kazandı ki bu bile dünyada gözleri Çin’e çevirmeye yetmişti.  Dolaysıyla geçen toplanan G-20’nin esas hedefi, yaşanan kur ve ticaret savaşlarını en az hasarla atlatabilmek olarak özetlenebilir.

ABD maliye bakanı toplantı öncesi G-20 ülkeleri maliye bakanlarına gönderdiği mektupta özetle, “paraları aşırı ucuz olan ülkeler, kurları zaman içinde normal seviyeye çekmesi için tedbir almaya”  çağırırken de esas Çin kastedilmiştir. Genelde Batı özelde ABD kendi talep yetersizliğini Çin vb Güney ülkelerinin iç taleplerinin canlandırılması, daha fazla iç tüketim ve dolaysıyla daha fazla ithalata yönelmeleri üzerinden çözmek istiyor. Açıkça Batı kapitalizmi ayakta kalabilmek için Çin ve büyük Doğuyu Batı tüketim kalıpları benzeri tüketmeye çağırıyor, adeta zorluyor. Daha öncede belirtmiştim; Batı kendi krizini Doğu ya da Güney üzerinden çözmek isterken bu kez Doğu krize sürükleniyor.

Çin üzerinde ABD’nin kur ve dış ticaret baskısı sürüyor. ABD Temsilciler Meclis, Ekim ayı başında, Çin kendi ulusal parasını dolar karşısında düşük tutmada ısrar ederlerse, ticarette gümrük tarifesi uygulamasını sağlayacak bir tasarı oylayıp Senato’nun oylayıp Senato onayına sunarken aslında Çin üzerinde her kese mesaj verildi. Kısacası iş ciddiye biniyor kur ve ticaret savaşları, emperyalist savaşa dönüşür mü? Birden fazla nedenle çok zor ama imkânsız değil!

Yeni Kriz Olasılığı

Son 15–20 yıldan beri yaşanan ekonomik krizleri besleyen sorunlar birbirine benziyor. Gerek 1990’lı yılların ortalarında Japonya merkezli patlak veren krizin, gerekse 1990’lı yılların sonlarında yine uzak Doğu’da yaşanan krizin temelinde aşırı şişen emlak değerleri ve şişmiş bu değerlerin borsaya taşınmasıyla borsalarında şişkinliğin ya da köpüğün sivri uçları haline gelmişlerdi. 2008 yılı ABD merkezli krizin tetikleyicisi de yine aşırı şişen emlak sektörü balonu ve bağlantılı kurumların çökmesiydi.

Son yıllarda benzer bir süreç, “gelişmekte olan ülkeler” denilen yerlerde yaşanıyor. Likidite yanı nakit fazlası ya da paraya dönüşme potansiyeli yüksek varlıkların en fazla rağbet ettikleri ülkelerin başında Brezilya, Türkiye gibi ülkeler gelmektedir. Çünkü bu ülkeler, Batı ile kıyaslandığında hem oldukça yüksek faiz vermekteler hem de risk oranı düşük görünüyor. Adına sıcak para denilen bu nakit fazlası dolar örneğin Türkiye’de Türk lirasına dönüşüp yüzde 8 civarında bir faizle bankaya yatırılıyor. Önceden az çok dolar kurunun bir yıl boyunca değişmeyeceği yanı Türk lirasının değeri düşmeden dolar karşısında değerli kalacağı garantisini hükümet üzerinde doğrudan ya da dolaylı alarak geliyor. Zaten başbakan Erdoğan’da  açıkça “döviz karşısında değerli Türk lirasından yanayım” dedi, diyor.

Bir ülke ancak iki türlü parasını değerli kılabilir. Ya üretim artışıyla paralel ihracat da artar ve ülke kasaları dövizle bugünkü Çin ve Almanya gibi dolar. Ya da bugünkü Türkiye’de yaşandığı gibi ihracat ithalatı karşılamaz, cari açık sürekli varlığını korur, döviz (cari) açığı yüksek faiz nedeniyle ülkeye gelen sıcak para üzerinden giderilir. Dövizin bolluğu ihracatla sağlanan girdiyle değil de gelen sıcak para üzerinden sağlandığından ekonomideki kırılganlık devam eder. Gerek sıcak paranın yarattığı istikrarsızlık gerek şişen emlak fiyatları Türkiye, Brezilya gibi ülkelerde yeni krizlerin tetikleyicisi olabilir ki küresel ekonomiyi daha çaplı krizler bekliyor, çünkü halen ekonominin en büyük lokomotifi olan ABD ile AB ekonomisi durgunluk içinde. Çin ve Güneyin daha fazla tüketmesi üzerinden yapılan hesaplarda en azından istenen düzeyde karşılık bulmayacaktır. Kısacası küresel kapitalizm , krizi tam aşamamışken yeni bir kriz ile yüz yüze geliyor.

İşçi, Emekçi Cephesinde Direniş Var!

Sermaye cephesinde bunlar yaşanırken, işçi emekçi cephesinde de hareketlenme var. Avrupa, ABD krizi aşabilmek için, bir yandan Çin merkezli Güneye daha fazla tüket derken diğer yandan kendi halkına ise kemer sıktırıyor. Batı Avrupa’nın belli başlı ülkeleride peş peşe “reform” adı altında kazanılmış sosyal haklar budanıyor, “istikrar paketleri” adına kemer sıkmalar dayatılıyor, emeklilik yaşı uzatılıyor vb. En sessiz gözüken İngiltere, 156 milyar sterlinlik bütçe açığını kapatabilmek için, İkinci Dünya savaşından bu yana en ağır kemer sıkma paketini yürürlüğe koyuyor. Dört yıllık paketle 490 bin kişi işten atılacak, emeklilik yaşı büyütülecek, öyle ki iş BBC kaynaklarının kesilmesine kadar vardırılıyorsa gerisini düşünün.

İspanya, İrlanda, İtalya ve Fransa benzer tedbirler geliştirince, işçi emekçi halklardan karşı kitlesel tepkilerde gecikmedi.

Başta Fransa olmak üzere İspanya, İtalya, Portekiz, Romanya, İngiltere, Avusturya’da kitlesel tepkiler yükseldi ve halen devam ediyor, özellikle Fransa daha kitlesel eylemlere hazırlanıyor.

Ancak gelişen eylemliliklere bakıldığında iki şey belirleyici olarak öne çıkıyor. Birincisi, tüm eylemlerde belirleyici olan kazanılmış hakların korunmasıdır. Sadece kazanılmış hakların korunmasına odaklı mücadele sermaye saldırılarını durdurabilir mi? İkincisi, sermaye Avrupa çapında örgütlüyken yerel, ülkesel bazdaki direnişle işçi sınıfı başarılı sonuçlar alabilir mi? Tek başına ama büyük eylemlilikler sergileyen Yunan işçi emekçi sınıfları da aynı sıkıntıyı iliklerinde hissetmişlerdi. Neydi bu hissedilen eksiklik? Avrupa çapında örgütlenmiş birleşik bir komünist parti!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.