Genel / Güncel / Kürdistan

DİYARBAKIR’DA KAPİTALİZM VE SAVAŞIN “SOSYAL” YÜZÜ!

Yazıda ayrı  bir başlık altında, Diyarbakır’a ilişkin belli gözlemleri okuyacaksınız, ki bu kaba gözlem bile, kapitalizm ve savaşın sosyal sonuçları hakkında çok şeyi ifade etmektedir.

Kapitalizm geliştiği tüm ülkelerde işsizlik başta olmak üzere sosyal sorunları da beraberinde üretir. Genel bakışla, belirtilen sorunlar, Diyarbakır’ın olduğu kadar, Ankara, Kahire, İslamabat, Paris ve New York’un da sorunlarıdır. Ancak, Diyarbakır, Urfa, Van gibi Kürdistan kentlerinde bu sosyal sorunlar, diğerleriyle belki de kıyaslanmayacak ölçüde ağır yaşanmaktadır. Bunun başlıca nedeni, ulusal özgürlük uğruna mücadelenin sorunları ve bunun bir parçası olarak rejimin dayattığı zoraki kitlesel göçtür.

Sistematik ulusal baskı ve halka dayatılan kitlesel göç, vahşi kapitalizmin yarattığı kültür ile birleşince, Diyarbakır ve diğer kentlerde benzer manzaralara yol açtı. Bu nedenle Diyarbakır’da hiçbir şeyi normal kalıplarla, bilinen ekonomik kategorilerle izah edemeyiz. İşsizlik, fuhuş, hırsızlık ve dilencilik genel geçer kalıplarla açıklanamaz.

Çünkü; Diyarbakır ve çevre iller kırsalından, kent merkezlerine göç, kapitalist gelişmenin seyrine bağlı doğal süreç olarak işlenmedi, işlenmiyor. Yani, kentte ihtiyaç duyulan iş gücünün, kırsaldan çözülüp bir ekmek kapısı ardından kentte iş araması ile karşılanması şeklinde bir seyir izlemedi.

Kapitalist gelişme ile paralel, kırsalın çözülmesi sonucunda da, kentler büyüdü.        Ancak bu gelişme kentlerin büyümesinde belirleyici değil, kentlerin büyümesinden de öte hızla şişmesinde belirleyici olan, dayatılan zoraki kitlesel göç olmuştur. Kısacası savaşın sonuçları, kapitalizmin sonuçları ile birleşince, Diyarbakır’da belirttiğimiz acayip tablo ortaya çıktı.

Elbette, işsizlik kapitalizmin bir olgusudur. Kendi kendine yeterli kapalı ekonomilerde, işsizlik olarak iş gücü fazlası yoktur. Üretimin yedek ordusu olarak işsizlik kapitalizmin ürettiği sosyal bir yaradır. Ve bu yara kapitalist ekonominin hakim olduğu tüm ülkelerde, tüm sosyal sorunların anası olma özelliğini korur.

Diyarbakır’da yaşanan sosyal sorunlar ve bu sorunların anası olarak işsizliğin çok daha ağır ve çaplı yaşanmasının temelinde halka karşı  rejimin sürdürdüğü savaş yatmaktadır.

Çok kısa denilecek bir zaman dilimi içerisinde akan kitlesel göçle kentlerin olağanüstü büyümesi, kenttin cadde ve sokaklarına sığmayan kalabalıklar oluştu. Devam eden bu süreçte özellikle genç nüfus durmaksızın “beni al, tüket” şeklinde kendisini tahrik eden tüketim kalıplarıyla yüzleşti, yüzleşiyor. Yerel ve merkezi hatta küresel onca tv kanalı, interneti, günlük basını ve kent panolarında yapılan reklamlarla halkı, gençliği tüketime “kullan at” kültürüne yönlendirmektedirler. Kimler? Küresel, bölgesel ve yerel burjuvazi! Sanayi ve tarım burjuvazisi, tüccar ve tefeciler: bin bir türlü propaganda aracıyla halkı, gençliği tüketime teşvik ediyorlar.

Teşvik edilmenin ötesinde, amaçlı olarak tüketime yönlendirilen halk ve özellikle genç kuşaklar; “beni al” diye bağıra, çağıra davetiye çıkaranı alamayınca, öfkeleniyor, alamayınca, hırsızlığa yöneliyor, ve alamayınca, alabilmek için bedenini satışa çıkarmaya varana kadar, her şeyi göze alan davranışlara giriyor.

Alamayınca, burjuvaziye, egemenlere yani zenginliklere el koyanlara düşman olmak, onları hedef almak, (ki bu bilinçle donanmış bir eylemi, duruşu gerektirir) yerine zenginliğin kendisine öfkeyle saldırıyor. Fırsatını bulduğunda banka, otel, market hatta bakkal dükkanlarının camlarını yere indiriyorlar. Tek başına ele alındığında, boynu bükük, ezik ve umutsuz genç, yaşıtlarıyla bir kitleye dönüştüğünde, önlenemez bir öfkeyle saldırıya geçebilmektedir. Kentteki en ufak bir olay bile harekete geçmeye potansiyel olarak hazır bir kitlenin varlığını en son Viranşehir ve Urfa merkezdeki olaylarda da görmek mümkündür. Görülüyor ki, örgütlü ve amaç güden bir güce dönüştürülebilinirse Kürdistan kentleri şoven rejime karşı olduğu kadar, kapitalist sömürü düzenine karşı da büyük bir potansiyeli barındırıyor.

Ulusal sorunun acil çözümlenmesi gereken başat sorun olması, ırkçı, şoven rejimden gelen bunaltıcı baskı ve asimilasyonun kuşatıcılığı ortada. Ancak bunlar siyasetin salt ulusal hedeflerle sınırlandırmasının gerekçesi olamaz. Çünkü Kürt halkının acil ve yaşamsal ulusal talepler kadar acil ekonomik, sınıfsal talepleri de vardır. Kürdistan’da  ise bugün mücadele hedefleri belirleyici olarak sadece işgalci rejime karşı ulusal taleplerle sınırlıdır. Bu duruşta, ulusal demokratik hareketin, siyasal hedeflerini salt, ulusal taleplerle sınırlandırmasının belirleyici rolü bulunmaktadır. Ulusal demokratik partilerin, demokratikleşme ve özgürlük hedeflerinde salt dış güç olarak işgalci rejim bulunmaktadır. Kürt işçi, emekçi halkın, ulusal özgürlük ve demokrasi uğruna mücadelede, Kürdistanlı egemen güçleri, burjuvazisi hedef alınmaz. Kısacası, ulusal demokratik parti ve örgütler, bugün Kürdistanlıların içe dönükte demokrasi ve özgürlük mücadelesi vermelerini doğru bulmazlar.

Ulusal demokratik partilerden burjuvaziye hele hele kendi burjuvazisine onun sömürü düzenine karşı tutum almalarını beklemek doğru değil. Bu görev ve sorumluluk Kürdistan komünistlerinindir. Kürdistan komünist hareketin tam da işgalci rejime dönük geliştirmesi gereken ulusal mücadelenin, yanı sıra, içe dönük yani Kürdistan burjuvazisine, egemen güçlerine karşıda sınıfsal mücadeleyi geliştirmesi gerekiyor. Ancak, o zaman, zenginliğin kendisine karşı büyüyen öfke, sömürücü sınıflara, yani zenginlikleri özel mülk olarak el koyan egemenlere karşı yönlendirebilir.

Diyarbakır’da ağırlaşan sosyal sorunların temelinde belirleyici olarak, elbette işgalci TC rejiminin izlediği siyaset yatar. Ama TC rejiminin, Kürdistan’daki ekonomik, ticari kültürel ve hatta askeri işbirlikçileri olarak, Kürdistanlı egemen sınıflarında bu tablonun ağırlaşmasında rolü bulunmaktadır. Kentte, kendi mekansal alanlarını bile baldırı çıplaklardan ayıran, yani ayrı ve egemen sınıf olduğunu mekansal alanda da belirleyen Kürdistanlı burjuva sınıfını (sanayi, tarım ve ticaret burjuvazisi) hedef almayan bir siyasetin özgürlük ve demokrasi ayağı topal kalır.

Yarın değil tam da bugün, Kürdistan komünist siyaseti;TC rejimini yanı sıra kendi egemen sınıflarına karşı da özgürlük ve demokrasi uğruna mücadeleyi geliştirmelidir. Bütün ekonomik, sosyal sorunlara; ezilen, sömürülen geniş işçi, emekçi yığınların çıkar penceresinden ele alan bir siyaseti geliştirmeliyiz. Bu yönelim, Kürdistan’da komünist siyasetin var olup, olamama sorunudur.

Bütün sorun ve çelişkiler üzerinden hem halkın vicdanına seslenen, hem de vicdanın sesi olmaya çalışan bir komünist siyaseti, Diyarbakır’da adım adım işçi, emekçi halka, gençliğe, entellekteül damara taşınıp, büyütülmesi gerekiyor. Diyarbakır halkı arasında büyüyen, dahası bilinçli büyütülen sosyal yara olarak; fuhuş, uyuşturucu, dilencilik, hırsızlık ve bunları tetikleyen öğeler olan işsizliğin, yoksulluğun esas sorumlusu olan, kapitalist özel mülkiyet düzenine karşı tutum alan, bunu halka taşıyan bir siyasetin geliştirilmesi görev ve sorumluluğuyla yüz yüzeyiz. Bunu başarabilirsek, kapitalizmi yüzeysel bir tutumla kötüleyen, ama pratik politik mücadelede kapitalizme karşı tutum almaktan uzak duran, sahte antikapitalist yaklaşımları da emekçilere teşhir etmiş oluruz.

DİYARBAKIR’DA YAŞAMDAN BELLİ KESİTLER

İşsizlik; Diyarbakır’daki işsizlik, sokağın görünen yüzüdür. İşsizliğin ne boyutta olduğunu kavramak için, devletin resmi istatistik verilerine ihtiyaç yoktur. Diyarbakır kent merkezini ve özellikle Bağlar, Ali Paşa, Aziziye, Hançapek mahallelerini dolaşan birisi her adımında işsizler ordusuyla yüzleşir. Kahveler, kafeler, parklar işsizlerin dolup taştığı mekanlardır.

Kahvede ya da sokakta yüzleştiğin insana: Diyarbakır’da  işsizlik hakkında ne demek istersiniz? Dediğinde aldığın yanıt, “valla hemen hemen herkes işsizdir. Ben desem %30, sen dé  %50 halk işsizdir, çaresizdir.”

Savaşta, yakılıp yıkılan köylerden, ilçelerden canını kurtaranın göç ettiği kentlerdeki (Diyarbakır, Batman, Urfa vb.) işsiz yüz binler, toplumun en çaresiz, en umutsuz kitlesini oluşturuyor.

Her sokakta, hatta her cadde de adım başı karşılaşılan seyyar satıcılar, mendil, su, sakız satan, tartı aleti ile dolaşan, elinde bir çift terlik ile “abé boyisan” diye seslenen çocuklar, işsizliğin, gizli değil, çıplak işsizliğin, yoksulluğun bir diğer sosyal yüzüdür. Oturduğun kahvede elinde sattığı selpak mendil ile yanına gelen ve umutsuz çaresiz bakışlarla “ne olur bir mendil satın al” dedirten çocuklar yaşları 10 hatta 6’ya, 4’de kadar inen küçücük çocuklar!

Dilencilik: Her adımda, bir dilenci ile karşılaşırsınız denilse Diyarbakır için abartılı olmaz. Kahvede, lokantada yanına gelerek, sokakta sıkça önünü keserek elini açıp para/yardım dileyen dilenci, Diyarbakır’ın bir başka sosyal yüzüdür. Diyarbakır’da hem dilenci sayısında artış var, hem de dilenci profilinde değişme, farklılaşma göze çarpıyor. Bu farklılaşmayı görüp anlamak için, uzman sosyolog olmaya falan da gerek de yok. Bilinen ve Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar”ında seyrettiğimiz, şirret, yüzü kızarmadan dilenen hatta fizikken sağlam olup, kör, sakat numarası yapan kurnaz dilencinin yanı sıra başka bir dilenci profiline rastlıyorsunuz. Geleneksel köy kıyafeti içerisinde köyün  saf      ve utangaçlığını, tüm çizgileriyle halen üzerinde taşıyan, ama bir o kadar da çaresiz ve umutsuzluğun ürünü olarak dilenen insanımızın manzaraları hakikaten “yürek parçalayıcı” niteliktedir. Bunlar köylerden, ilçelerden zorla kopartılıp kentte sürülen insanımızın trajik durumudur.

Fuhuş: Diyarbakır’da son yıllarda artan fuhuş sektörü, kitaplara, araştırmalara konu olacak kadar yaygınlaşıp, adeta sokağa taşmıştır. Ahmet Sümbül’ün “Güneydoğu’da Fuhuş”, Muhammet Sait Akkaya’nın “Eşreten Esfele” kitapları, Diyarbakır başta olmak üzere, bölgede fuhuşsu da konu almaktadırlar.

Emniyet’in 2006 yılı raporlarında, Bağlar’da “4-5 bin civarında evde, kadının pazarlandığı” belirtiliyor. Yaygın bir diğer söylem “kentteki kimi kafe, pastane, kuaförlerde kadınların pazarlandığı, fuhuşsun yapıldığı” yönündedir. Kısacası fuhuşla ilgili bir arkadaşın “Rivayet çok ama hakikat net değil. Olması da zor. Belli bir rant karşılığında polisin bütün bu olup bitenlere göz yumduğu” da bir diğer iddiadır.

Özellikle Diyarbakır kent merkezinde fuhuş sektöründeki böylesine yaygınlaşma yine Kürt halkına kirli savaş boyunca dayatılan silah zoruyla kitlesel göçün bir ürünü, ya da büyüyen sosyal bir yarasıdır. Toprağından, malı, mülkünden zorla kopartılarak çıplak olarak kentlere sürülen halk, işsizliğin, çaresizliğin, umutsuzluğun kıskacında meşru, gayrı meşru, ahlaki, gayri ahlaki yolla var olmanın mücadelesini veriyorlar. Kendi etini para karşılığında pazarlayan fuhuş sektöründe, son yıllarda yaşanan savaşın sonucu olarak genişleme ve farklılaşma olmuştur. Rejim, kent bünyesinde artan fuhuştan rahatsız değil, aksine bunun “içten içe bir çöküş ve çürümeye yol açacağından” sevinerek, seyirci kalmanın ötesinde teşvik etmektedir.

Uyuşturucu: işsizlik, fuhuş, dilencilik bir kentte büyüyorsa buna paralel uyuşturucu kullanımıda artacağı genel bir doğrudur. Polisin sadece Türkiye’de, Kürdistan’da değil, dünyanın her yerinde, varoşlarda, emekçilerin genç ve çocukları arasında uyuşturucu kullanımını engellemek bir yana el altından teşvik ettiği de, diğer bir genel doğrudur. Egemen rejim ve düzene başkaldıran, başkaldırma potansiyeli taşıyan halkın saflarında, özellikle gençlik damarı arasında, “siyaset yapacağına bırak uyuşturucu kullansın, fuhuşsa sürüklensin” yaklaşımını bilinçli geliştirdiği bilinir. Söz konusu Diyarbakır, yani Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin merkezi olunca uyuşturucu kullanımı siyasetinin daha iyi planlanmış bir silah olarak kullanıldığı, kullanılacağı açık. Diyarbakır yerel tv lere bile konu olan “6 yaş grubuna kadar uyuşturucu kullanımı yaygınlaşmış, Sur dibinde 6 yaş grubunda esrar içen çocuklar var. Polisin içenlere, gidin sur dibinde, parklarda için” şeklinde yönlendirdiği yaygın söylemler arasında.

Hırsızlık: Diyarbakır’da hem yaygınlaşan, hem de biçim değiştiren bir diğer sosyal vakadır. Sokakta, caddede yürürken elindeki telefonu, kolundaki çantanı kapıp kaçan kapkaççılar, hırsızlığın yeni yüzüdür. Yeni denilebilecek bir diğer boyutu, hırsızların kendi aralarında, semt, ilçe, kent düzeyinde bir iç örgütlülük geliştirmesidir. Her semt ve ilçenin kendi ekibi var. Biri diğerinin alanına girmez. Kendi içerisinde örgütlüler ve sorumluları var. Ve tabii fuhuş, uyuşturucu gibi onlarında, belli bir rant karşılığında polisle ilişkileri  vardır.  Polisin, çalınan bir malı istediğinde anında eliyle koymuş gibi bulabilmesi bu ilişki sayesindedir.

Hırsızlık, Kürtlerde eskiden daha çok kırsal ile bağlantılı olup “gece adamı” olarak anılıp eşkıyalıkla sınırdaştı ve belli bir yiğitliği, mertliği de içerirdi. Kentte, özellikle kapkaç türü hırsızlık bir başka düşkünlüğün, yozlaşmanın belirtisidir.

Mimaride Sınıfsal Ayrışma: Artık, Diyarbakır’da da sınıfsal ayrışmanın mekansal boyutu gerçekleşmektedir. Egemenler: zengin sanayici, toprak sahibi ve siyasetçi mekansal olarak giderek kenttin dışında, kendine yeni mekanlar inşa ediyor. Hamravat, Gökkuşağı, Polatlar, Dicle Vadisi evleri, Bahçeşehir konutları, Diyarbakır zenginlerinin, egemenlerinin yoğunlaştıkları ortak mekanlarını temsil ediyor. Diğer  uçta ise  Bağlar ilçesinin belli başlı mahalleleri, Ben u Sen, Gündoğan, Aziziye, Ali Paşa, Fiskaya gibi mekanların ise kentin en yoksul, en fakir olanların yaşam alanı olarak belirginleşmiştir. Sınıfsal ayrımın mekansal boyutu da gerçekleşti, gerçekleşiyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.