Kürdistan

ÇÖZÜM ARARKEN ÇÖZÜLMEYELİM!

Hakkari de peş peşe  geliştirilen iki provokatif eylem özellikle Geçitli köyü katliamı, yeni bir sürecin tetikleyicileri haline geldi, getiriliyor gibi. Önce eylemsizlik ilan eden PKK’li 9 gerilla Türk ordusu tarafından özel bir çabayla saklandıkları yerden bulunup katledildiler. Referandum arifesinde bu provokasyon bölgede infiale yol açmıştı. Referandumdan hemen sonra ise, bu kez Hakkari’nin Geçitli (Peyanis) Köyünde mayınla savunmasız 9 insan katledildi, bir o kadar da yaralandı.

Bu iki eylem, gerek derin devletin gerekse  derin PKK boyutunun sorgulanmasında bardağı taşıran son damlalar işlevi üslenmekten çok yükletildi. Zira bu eylemlerden daha provokatif daha vahşet yüklü bir dizi eylem bugüne kadar çok gerçekleştirildi ama hiç biri ne böyle bir rol üstlendi nede böyle bir rol biçildi.

Önceleri bu tür eylemlerde başta ya kimse eylemi üstlenmiyordu yada  birkaç gün sonra eylem üstleniyordu. Peyanis köyü katliamında ise, alelacele devlet de PKK’de “eylemi ben değil o yaptı” yarışına girdiler. Ama öyle ki katliam ikisinin de omuzun da “sahipsiz” kaldı!

Öcalan, Devlet İle PKK Arasında Neden Nötr Pozisyon Aldı?

16 Eylül günü Peyanis beldesinde ki saldırı gerçekleştiğinden birkaç saat sonra KCK; “bugün Peyanis beldesi civarında sivil bir araçta patlatılan mayınla güçlerimizin hiçbir alakası yoktur. Bu saldırı bir kontra eylemidir” dedi. Devlet, hükümet ve Ordu yetkilileri de aynı hızla ama eylemi “terör örgütü PKK yaptı”  dediler. Liberal aydınlar, yazarlar ve genel olarak kamuoyu ise, bu eylemde ağırlıkla devleti işaret etti.  Genel kanı Peyanis katliamında adres olarak devlet öne çıkarken Öcalan 17 Eylül’de görüşmelerinde hem PKK hem de devleti işaret ederek:

“Burada anlamlı görüşmeler oldu. Çok anlamlı sonuçları da olabilirdi. Tam bu esnada Hakkari’de bu patlamanın olması oldukça düşündürücüdür…..Bu olayı PKK‘nin içinde de, devletin içinde de birileri gerçekleştirmiş olabilir…Bu patlama PKK‘nin içinde bir grubun işi olabilir, içine sızmış bir ekibin işi olabilir, kendisince durumdan vazife çıkarmış başıboş bir grubun işi de olabilir yine belirttim, eski tarz milislerin işi olabilir,.. Yine bu patlama Genelkurmay ve Hükümetten habersiz olarak bir jitemvari-kontra bir gücün işi olabilir. Halkımız sadece devletten gelen provokasyon değil PKK kaynaklı provokasyonlara karşı da uyanık olmalıdır. İşte PKK tarihinde biliniyor,en iyi örneği Hogir’dir” diyecekti.

Öcalan bir süreden beri benzer açıklamalar yapıyordu, ama “PKK kaynaklı provokasyonları” bu netlikle adres göstererek belirtmesi ilk kez olmaktadır.

Bunun nedeni gayet açık; Öcalan baştan beri sürdürülen görüşmelerde hem muhatap alınması hem de bu muhataplığın Türk kamuoyunu nezdinde de “resmi”leştirilerek sürdürülebilmesi için bir nevi iki taraf arasında nötr bir pozisyon alması gerekirdi. Hem PKK hem de devlete eşit mesafede bir duruş alması yeni değil ama ilk kez bu netlikle böyle bir tutum geliştirdi. Öcalan’ın devlet kadar PKK’yi de hedef göstermesi PKK kaynaklı provokasyonlara dikkat çekmesi demek ki artık silahlı mücadelenin aracı olarak PKK’nin ömrünü tamamladığı üzerinde Öcalan ile devlet anlaştı.

Bir taraftan emekli generallerin, albayların; “Kıbrıs’ta halkın mukavemetini artırmak için camilere bomba attık” ya da Eşref Bitlis olayında Cem Ersever’i kastederek “ben destek vermeseydim nah öldürebilirdi” itirafları peş peşe gelirken, diğer yandan adeta bunları tamamlayan açıklamalar da Öcalan’dan geliyor. Öcalan derin PKK’nin kendi içinde nasıl kirli işler yaptığını “Hogir, on sene içimizde kaldı ve binlerce gerillanın-sivilin ölümünden sorumludur. Bu ve benzeri örnekler çoktur” diyecekti! Öcalan PKK içi katliamları ilk kez bu netlikle niye dile getirdi? Devlet kendi kirli barsaklarını kısmen ya da gerektiği kadar temizlerken buna karşılık Öcalan’da silahlı mücadele ile birlikte PKK’nin tasfiyesini masaya koymaktadır. Öcalan bu ve benzer açıklamalarıyla devlet ve AKP hükümetinin elini güçlendiriyor. Bu süreçte PKK’yi, Kandili sahiplenme, Öcalan’dan çok Mesut Barzani’nin yapması da bir başka ilginç gelişme olarak güncelleşiyor!

Silah Ve Sivil İtaatsizlik Eylemleri Birbiriyle Uyumlu Değil 

“Son günlerin moda tartışması da bu kirli ellerin PKK’de olduğuna dair gelişiyor. Velev ki öyle diyelim. İyi de PKK’deki kirli eller devletin kirli ellerinden bağımsız mıdır? Onları harekete geçiren güç devlet içindeki kirli eller değil midir?” demek zorunda kalıyorsa (Yüksel Genç Günlük Gazetesi 21-09-2010); “Acaba derin devletin, acaba İran’ın, acaba İsrail’in PKK içinde gerektiğinde kullandıkları ‘taşeron’lar olabilir mi sorusu akıllara takılıyor” diyorsa (Hasan Cemal 18-09-2010 Milliyet); “Hiç fark etmez, Ergenekon patlatır, PKK patlatır, istihbarat örgütleri patlatır” (Orhan Miroğlu Taraf Gazetesi) diyecek noktaya gelmişse demek ki Kürt özgürlük mücadelesinde silahlı mücadele özellikle de mayın patlatmaya dayalı silahlı mücadele zaman geçirmeden geride bırakmak lazım.

Artık at izi ile it izi gerçekten bu denli birbirine karışmışsa, derin devletin eylemleri ile PKK’nin eylemleri halk nezdinde ayırt edilemez hale gelmişse hatta yazarlar, işin uzmanları bile “o mu yaptı bu mu yaptı” sorularına yanıt arıyorsa, silahlı mücadele denilen şey bu kadar kriminalize olmuşsa,  Kürt halkı yolda, arazide yürürken sürekli mayın patlar korkusunu hisseder hale gelmişse; o silahlı mücadele yarar değil (çoktandır) zarar veriyor.

Bunlar dikkate alındığında, Karayılan’ın “devlet ateşkes istedi bizde uyduk” demenin ötesinde silahların susturulması kendini dayatmıştır.

Ayrıca PKK, silahlı mücadele ile sivil itaatsizlik eylemlerinin uyumlu mücadele yöntemleri olmadığı gerçeği ile de yüzleşti. PKK’nin 1990 başlarında Botan’da kurmak istediği “savaş meclisi ve hükümeti” silahlı mücadele ile uyumlu iken; devlet ile uzlaşmaya yanı TC rejimi içerisinde çözüm arayışlarına dayalı DTK tarzı yerel meclis ve hükümet örgütlenmesi ise uyumlu değil. Yine silahlı mücadele ile TC rejimiyle uzlaşmaya dayanan Demokratik Özerklik de uyumlu değil. Kısacası PKK son yıllarda geliştirdiği meşru ve yasal mücadele araç ve yöntemleri ile silahlı mücadele uzun süre yan yana var olamazlardı, birinden birini tercih etmek zorundalar. Şimdi bu tercihin adımları atılıyor.

BDP “Evet” Deseydi Hükümetle Görüşmelere Eli Göçlü Girerdi
BDP peş peşe iki tarihi fırsatı kaçırmış oldu. İlki anayasa paketi mecliste görüşülürken, en çok kapatılmalara maruz kalan gelenekten gelen BDP, siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran maddeye destek vermemesi oldu. İkincisi, referandumda izlediği boykot tutumudur. Her şey bir yana eğer BDP referandumda “evet” deseydi, evet oylarının yükselmiş olmasının çok ötesinde bu Kürtler lehine önemli sonuçlar doğurabilirdi, çünkü evet tutumu BDP’nin siyasal pozisyonunu güçlendirecekti. BDP hükümetle görüşürken, “bak benim sayemde evet çıktı, yoksa hayır çıkacaktı, dolaysıyla yeni anayasa Kürt halkının talepleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır” der ve bu tutum AKP hükümeti üzerinde etkilide olabilirdi. BDP’nin boykotuna rağmen önemli bir farkla değişiklik paketi için evet oyu alan AKP hükümetinin eli güçlendi. Şimdi içerde Öcalan ile dışarıda BDP ile görüşme trafiği bu atmosferin basıncı altında yapılıyor. Kısacası boykot tutumu, BDP’nin hükümet ile görüşmelerde elini zayıflattı.

“Çözelim Derken” Çözülmeyelim!

Referandumda evet çıkmasıyla birlikte Kürt sorununda da devlet ile hükümetin arayışlarının ortaklaşması daha netleşti. Hükümet bir devlet projesi olarak Öcalan, BDP ve Kürt Federe Hükümeti ile görüşüyor.  Bu nedenle Öcalan, PKK ,  BDP ile yayınlarında AKP hükümetine ilişkin kullanılan dilde farklılaşma görülüyor. AKP’ye saldırı yerini uzlaşma, görüşme diline bıraktı.

AKP hükümeti devlet adına Kürt sorununda arayışlarını hızlandırırken; birincisi, anayasa paketi dahil soruna ilişkin adım atmayı genel seçimler sonrasına bırakarak zaman kazanmayı; ikincisi, devletin belli başlı yeni kırmızı çizgilerini korumayı ; üçüncüsü, PKK’nin silah bırakmasında BM ya da AB vb uluslararası herhangi bir güç odağını işin içine katmamada direnmeyi; dördüncüsü ana dilde eğitime bile karşı tutum alıp sorunu salt kimi kültürel haklarla sınırlı tutmaya çalışmayı; beşincisi, Kürt siyaseti içerisinde elini güçlendirerek mümkün olduğunca birlikte hareket etmelerini engellemeyi sürdürüyor . AKP bunları yaparken, MHP-CHP blokajı ya da derin devletin engeli kadar aşamadığı Türk İslam sentezi çizgisinin de blokajı altındadır.

AKP hükümeti devleti adına Kürt ulusal sorununu çözmekten çok Kürt demokratik hareketini çözme arayışındadır. Somut adım atmayı seçim sonrasına bırakması,  Kürt İslami ve işveren çevreleri ayrı ama kendi projeksiyonları içerisinde tutarak alternatif hale getirme çabaları bunun ciddi işaretleridir. Kısacası,  AKP, Kürt siyaseti ve partileri içerisinde eli güçlenen bir parti haline gelip hareket marjı büyürse bu tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.

Demek ki daha önce Kürt açılımı ile birlikte dile getirdiğimiz “bu kez essahtan çözecekler ama Kürt sorunundan çok Kürt ulusal demokratik hareketini çözmek istiyorlar” tespiti artık geriye dönüşü olmayan yola koyulmuş gibi!  Kürt ulusal taleplerinde kimi kültürel adımlar geliştirilirken, Kürt siyasal örgütlenmesinin çözülmesi, etkisizleştirilmesi de hedeflenecektir, hedefleniyor!

Soruna çözüm arandığı zemin Güney Kürdistan koşullarından köklü farklıdır. Çözüm Ankara’daki  Türk rejiminin varlığı koşullarında aranıyor. Ankara’daki ırkçı rejim yıkılmadığı gibi ciddi sarsılmış bile değil. Aman çözmeye yönelirken çözülmeyelim derken dikkat çekmek istediğim esas yer burasıdır. Bunu bilelim!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.