Genel / Güncel / Kitap / Kurdî / Ortadoğu

BURSEYA DAĞI, BİR DİRENİŞİN ROMANI!

Öncelikle dostum Metin Aktaş’a, edebiyat serisine Burseya Dağı’nı da eklediği için emek ve çabasına teşekkür eder başarılar dilerim. Aktaş, Dersim halkının yetiştirdiği modern edebiyatın yeni ismi olarak Kürdistan’dan (Osmanlı’da Dersim, Kürdistan ile özdeş anılırdı) Evrensele doğru yol alıyor. Daha önce okuduğum Gelincik Tarlası hakkında da yazacaktım fakat fırsat bulup yazamadım. Şimdi ilk kez bir romanı değerlendiren yazı yazacağım. Peşinen belirteyim değerlendirmem, bir siyasetçinin bakışıyla sınırlı olacak. Yani Burseya Dağı hakkında edebi açıdan söz söyleyemem.

*Tarihin hafızasının oluşmasında, yazmanın önemi!

Belgelere dayalı tarih bilincinin oluşmasında, yaşananların aydınlatılarak hafızanın derinleştirilmesinde yazmanın ne kadar önemli olduğunu Burseya Dağı Romanı (Bundan böyle BDR kısaltması kullanılacak) ile bir kez daha görüldü. Romanın baş kahramanı Ali’nin ağır yaralı olarak sığınakta; savaş günlükleri etrafında kendisinin, diğer kahramanların ve tarihin esas yapıcısı olarak halkın yaşamları ile savaş sürecindeki yaşadıklarını yazmasının önemini BDR’nı okurken anlıyoruz. Açıktır ki Ali her saat ölüme yaklaşırken ve yaklaştığının da bilincindeyken günlükleri tutmasaydı BDR olmayacaktı. İlginçtir Teğmen Mehmet yanında ÖSO’cularla, ağzında barsak ile sığınakta çıkan Tilkiyi görüp sığınağa gitmesi ve Ali’den geri kalan sırt çantası içinde ki deftere ulaşmasaydı Ali’nin onca çabası boşa gidebilirdi.

Ali “Off! İçim alev alev. Patlamaya hazır bir yanardağ gibiyim. Yazmalıyım. Yazdıkça içimdeki bu volkanın ateş ve taş püskürterek sakinleşmeye başladığını görüyorum…. O halde yazmaya başlamalıyım……. Hepsini yazacak zamanım yok” der ve ekler, “Okuduklarınız can vermekte olan bir insanın hatıraları”! Ali ölüme adım adım yaklaşırken yazması, bilerek-bilmeyerek kendini gelecek kuşakların bilincinde yaşatacaktır. Ağır yaralı ve savaş uçakları ile tankların bombardıman sesleri altında 17 yaşındaki genç Ali 17 gün direnebildiği sığınakta içindeki çığlığı yazdı….! İnsanın kendine ve tarihe sorumluluk bilinci buna denir.

Ali için ölüme sayılı günler kalmışken; halkına, savaşta yaşamını yitirenlere ve önemlisi direnişçi yoldaşlarına karşı en son ama en büyük görev ve sorumluluğu olduğu bilinciyle yazdı. Evet yazmak o koşullarda Ali için büyük devrimci eylemdir. Onu yaptı!

*Olayın üç önemli kahramanı Ali, Dilan ve Teğmen Mehmet….

Ali’nin baba tarafından dedesi Hıdır, Dersim 1926 katliam göçmeni ama Efrin’e yerleşirken Dersimli olduğunu saklamış. Acılar ve öfkeyle yüklü Hıdır dedesi, yaşayabilmek için “Nusayri Arap” olduğunu etrafa söyler! Anne tarafından dedesi Selman ise tam bir Nusayri Şeyhi katı sofu. Dedesi Hıdır ve annesi hariç tüm ailesini İŞİD öldürülünce dedesi Hıdır’ın planı üzerine Ali annesiyle Türkiye’ye kaçarken yolda İŞİD çetelerine yakalanır. Elleri bağlanan ve gözü önünde çetelerin annesine tecavüz etmeleriyle dehşete kapılan Ali, ellerini çözüp çetelerden birinin tabancasını alarak çeteleri öldürürken kazayla annesini de ağır yaralamasıyla tam anlamıyla yıkılır çünkü çok geçmeden annesi yaşamını yitirir.

Yalnız başına yola devam ederken dağda kendisi gibi yalnız olan Dilan ile yolu çakışır ve birlikte Türkiye’de mülteci kampına giderler. Ali kampta Nusayri kimliğini gizler “adım Ömer, Sünni Arap’ım” diye kayıtlara geçer yoksa yaşatılmazdı. Derken Türkiye’nin, Rojava’ya askeri harekatın hazırlıklarıyla paralel ÖSO’da mülteci kamplarında gençleri askeri eğitime alarak savaş hazırlığını sürdürürken Ali’yi de savaşa gönderilmek üzere askeri eğitime alır.

Babası Arap, annesi Kürt olan Dilan ise Rus uçaklarının köylerini bombardımanı sonucu ailesinden geriye kimse kalmaz. Yalnız kaldığı köyde belirsizliğe doğru yola çıkarken dağda kendisi gibi yalnız ve köpeklerin saldırısıyla boğuşan Ali’yi görür ve canını kurtarır. Böylece Ali ile yoldaşlığı başlar birlikte mülteci kampına giderler. Dilan’da ailede İŞİD’çi babasının ve yörenin katı kurallarına tıpkı Ali gibi baş kaldıran, itiraz eden isyankar kişiliğe sahip.  Yani Ali ve Dilan; aile-toplum-kamp ve savaş yaşamında sorgulayıcı ve isyankar. İkisi de Mülteci kampından kaçar Burseya Dağı’nda Efrin direnişine katılır. İkisi de savaşta yaşamını yitirir.

Peki ya BDR’nın diğer kahramanı Teğmen Mehmet! Kendisinden dinleyelim; “Yeni göreve başlamış bir teğmendim. Efrin’e savaşmaya giden birlikteydim. Arapça bildiğim için seçilmiştim…. Ordumuzun Efrin’e girmesini hatta Suriye politikasını bile doğru bulmuyordum” der. Teğmen’de, savaşı, haksızlığı sorgulayan, başta Dilan olmak üzere Efrin direnişçilerinin direnişinden ve yaralı yakalandığında özellikle kadın direnişçilerin “anne şefkatiyle” kendisine yaklaşımından etkilenen, etkilendiğini söyleyen kişiliğiiğe sahip. Teğmen olanları kabullenmediği için tekerlekli arabasını TIRın altına sürerek intihar edecek kadar da isyankar ve onurlu. Teğmen Mehmet, Burseya Dağı savaşı sırasında kendi ordusunun savaş uçaklarının bombardımanı sonucu belden aşağı vücudunu kaybederek ağır yaralanır.

*Kürt savaşçıların direnişi ve savaş hukuku

BDR, daracık bir alanda dünyanın en güçlü ordularından birine karşı Kürt savaşçıların özelde de Dilan şahsında kadın savaşçıların direnişini okuyucuya sunar. Öylesine akıcı anlatır ki okuyucuyu dört tarafı kuşatılmış yaralı Dilan’ın son kurşununa kadar savaştığı hendekteki sipere götürür. Siper ettiği duvar taşına kanıyla yazdığı “ölüyorum ama teslim olmadım. Dilan”! Teğmen’de bu durumu “Burseya Dağının büyük kısmını almıştık ama halen dağın doruklarında gerillalar vardı…. Biz sayıca çok fazlaydık, silahlarımız çok daha güçlüydü ama yine de onları bir adım geriletmeyi başaramıyorduk. Ölümüne direniyorlardı” diye özetleyecekti.

Tabi halk olarak adsız kahramanların direnişi de var. Kürt, Arap, Ermeni, Süryani ve Nusayrisiyle Sünni, Alevi, Êzidi Kürt, Hıristiyan….. Yani farklı etnik ve inançtan adsız kahramanlar olarak halkların direnişi var ki sadece cephe gerisinde değil cephede de bu adsız kahramanların direnişi destansıdır. Bunun tipik örneği Dersim katliamından beri biriktirdiği öfkeyle, köye saldıran İŞİD çetelerini bozguna uğratan Hıdır dedenin öncülüğündeki halkın savaşıdır. Hıdır dedenin beklenmedik anda İŞİD mevzilerinin gerisine sarkıp “İŞİD askerlerini mevzilerinden çıkartıp kovalamasıyla” Milisler büyük moral bulur.

Ölümüne direnişin esas adı, Ali’nin sığınakta 17 gün kendisiyle de savaşıdır. Yaşamın her safhası ve düzeyinde savaşan Ali sığınakta yaralı bedenin tüm itirazlarına rağmen 17 gün boyunca yazarken bu kez kendisiyle savaşır. Böylece ölürken de kendisiyle savaşı kazanır.

BDR savaş hukukuna ilişkin de bir yaklaşım sunar. Bunu Teğmen Mehmet ile kadın savaşçılar üzerinden verir.  Bir yandan yaralı Teğmen’i görünce yaralarını sarıp bırakan kadın savaşçılar, diğer yandan Dilan’ın kesilmiş kafasını kasaturaya takılı sallayan İŞİD’çi militanlar! Bu iki ayrı savaş hukuku ve pratiğini okuyucuya sunması da Romanın bir başka özgün yanı.

*Sığınakta; savaşın-ölümün ve yaşamın inanılmaz birliği

Ağır yaralı 17 gün direniyor. Kolay değil! Yaralı vücudu özellikle belden aşağısı her gün biraz daha çürüyor ve etrafa dayanılmaz kokular yayıyor. Kan ve çürüyen et kokusu alan Tilki de bu nedenle sığınaktan uzaklaşmaz düzenli olarak yaralı Ali’yi yoklar. Bazen ölüp ölmediğinden emin olmak için sığınağın içine kafasın uzatır Ali ile göz göze gelir yaşadığını görünce geri çekilir. İşte Ali böylesine yaman yaşam-ölüm çelişkisiyle birlikte 17 gün yaşar.

Annesine mezar kazarken 7 İŞİD’linin saldırısına uğrayan Ali kaçar, yolda Dilan ile buluşması umuda yolculuğun yeni kapısını aralar. Ali için yeni umut sadece Türkiye’ye kaçıp kurtulmak değil aynı zamanda Dilan’a olan büyük aşkı ve kurduğu hayalidir. Gerek Türkiye’ye yolculukta gerek vardıkları kampta gerekse Dilan’ın peşinden Efrin’e sonra buluşmak için Burseya Dağın’da ki savaş mevzisine giderken daha kavuşmadan yaralanıp sığınağa taşınması ve sığınaktaki direniş Ali’nin yaşamını özetler.  Dilan’a aşkı ve birlikte kurmak istediği yeni yaşam umudu ile direndi. Çünkü Dilan Köyünden, çevre köylerden geriye kalmış tek tutanağı olmuştu.

Aslında ölüm ile yaşam, isyan ile savaş ikisinin kişiliğiyle uyumludur. Çünkü Dilan’ın da yaşam serüveni Ali ile benzerdir. Dilan’ın mülteci kampında Hataylı bir zengine kamp pezevenklerince satılmasıyla Ali ile ayrılan yolları tekrar Efrin’de savaş cephesinde kesişir. Önce Dilan satıldığı adamı öldürür ve Efrin’e oradan savaş cephesine geçer. Peşinden Ali kamptan kaçar Efrin’e ve savaş cephesine Dilan ile buluşmaya gider. Gider ama daha Dilan ile buluşmadan ağır yaralanır gözünü açtığında sığınakta başında duran Dilan’ı görür.

“Gözlerimi açtığımda sığınakta bir battaniyenin üzerinde yatıyordum. Dilan yanımdaydı. Önce rüya gördüğümü sandım. Ama kendimi toparlayınca rüya görmediğimi, yanımda duran kızın Dilan olduğundan emin oldum……Dilan bir süre bana baktıktan sonra ‘Sen burada ne arıyorsun Ali’ dedi. Çok üzgündü. ‘Seni arıyordum’ dedim. Ona sevdiğimi söylemek istedim… Söyleyemedim…. ‘Biz şimdi arkadaşlarımızın yardımına gidiyoruz…. Burada beni bekle. Gelip seni alacağım’ dedi” Dilan ama bir daha dönmedi! Ve Ali’nin 17 gün boyunca yaşam ile ölümü bir arada yaşadığı sığınakta sürekli tekrarladığı şey; “Dilan hala gelmedi”! “Beni yaralı sığınağa bırakan Dilan dönmedi” der. Sıkça sürünerek sığınağın kapısına gider ve dürbünle süren savaşı izler, Dilan’ı arar…. Ama Dilan dönmez!

*Ölürken yaşamak ya da yaşarken ölmek!

BDR ölüm ile yaşamın uyumlu dansını okuyucuya adeta yaşatır. Ölürken yaşamak ya da yaşarken ölmek! Bu zaten Ali’nin sığınaktaki 17 günlük direnişinin özetidir. Ve ilginçtir Ali, “Dilan ile yürürken bir ağacın altında sadece kemikleri kalmış üç ceset gördük. Biri büyük diğer ikisi küçüktü. Büyük cesedin yanında bir çift ayakkabı vardı. Dilan ayakkabıları görünce eliyle ağzını kapatarak ayakkabıları alıp geldi. ‘Giymelisin’ dedi”! Yani ölenin ayakkabısı Ali için yaşam kaynağı olacaktı. Ve Ali “İtiraf etmeliyim ki çektiğim dayanılmaz acılara rağmen yaşam arzusu beni ayakta tuttu. Yaşadığım bu korkunç şeylere rağmen Dünyaya geldiğime pişman değilim” derken ölürken de yaşama olan güçlü arzusunu belirtir. Ama aynı Ali “artık seni sevmiyorum hayat. Bütün sevdiklerimi aldın elimden, son bir umuttu benim için Dilan. Onu da fazla gördün bana. Söyle bana ne yaptım ben sana…” diyerek kendisini kuşatan olaylar zincirine isyan eder. Sonuç, Dilan cephede Ali’de sığınakta yaşamını yitirirler.

*Halk savaşın dehşetini yaşarken, tacir-tüccar-siyasetçi ise savaş fırsatçılığı peşinde!

“Ya öldüreceksin ya da ölürsün”, “sen öleceğine öldür”, “yaşamak için öldürmek zorundasın”… Bunlar komutanların askerleri savaşta motive edebilmek için kullandıkları propagandadan sadece bazıları.

Askerler bunları söylerken, siyasetçiler özellikle yaralıları hastanede ilk ziyaretlerinde “çok yaşa kahraman gazi” “vatan size minnettardır”, “savaş Türkün düğünüdür”, “her Türk asker doğar” propagandasıyla savaş çığırtkanlığını siyasetin aracı olarak kullanır. Ama zaten gazilere yapılan bu ziyaretler ilk günlerin sıcaklığıyla siyasi propagandayla sınırlıdır. Bir süre sonra Gaziler kendi kaderlerine terkedilir. BDR, okuyucuyu savaşın bu cephesiyle de yüzleştirir.

Savaşın dehşetini kadınlar, çocuklar başta olmak üzere sadece halklar yaşamaz, cephede savaşanlar da derinden hisseder. Politikacıların ateşli “vatan-millet-sakarya” propagandasının etkileri cephede zayıfladıkça ve savaşın dehşetini sonuçlarıyla kendileri de ağır yaşadıkça (ve de savaş başka ülkelerin işgalini hedefliyorsa) savaş sorgulaması erken ve derinden başlar. Tıpkı Teğmen Mehmet’in kendi hükümetinin Efrin ve Suriye savaş siyasetini sorguladığı gibi. BDR savaşa, ırkçı milliyetçi savaşa sadece Teğmen üzerinden değil Ali ve direnişçiler üzerinden de aynayı tutar. Ali kamptan kaçıp uzun ve riskli yolculuktan sonra Burseya Dağı’nda savaş cephesine ulaştığında gördüğü tabloyu; “Nasıl desem…Cehennem burada yaşananlara göre cennet sayılır” diye özetler.

Ve savaşın acımazlığı, Türkiye’ye doğru “On binlerce insan yürüyordu ama sanki birbirlerini gömüyorlar, duymuyorlardı, düşüp kalan insanlara kimse bakmıyor, yardım etmiyor, hatta alacakları şeyleri varsa soyup soğana çevirerek onu oracıkta bırakıp yollarına devam ediyorlardı…… çıplak ayakları paramparça olmuş yaşlı bir kadının elini tutarak yürümeye çalışan bir çocuk gözlerini dikip baktı…. ‘Açım’ diye fısıldadı. Ona verecek bir şeyim yoktu” derken Ali savaşın acımasız karelerinden sadece birini sunar.

Savaşta beterin beteri fırsatçı komşunun ucuza hatta bedavaya mal-mülke el koyma fırsatçılığıdır. Hıdır dede İŞİD ile savaşmak için cephe hattına gitmek ister fakat güneş doğmadan varabilmesi için yaya yürüyerek yetişemeyeceğinden yılların komşusundan traktörle götürmelerini ister. Önce naz eden komşu “yüklü bir para koparınca kabul eder” ve götürür. İŞİD’e karşı savaş komşunun da savaşı ama komşu savaş giden Hıdır’dan para koparma peşinde. Bir diğer tacir-tüccar fırsatçılığı, Salman dedesinin, savaştan önce “altı yüz yedi yüz dolar yapan araziyi, atmış bin dolara satmasında” görülür. Salman dede oğlu ve gelinini fidye karşılığında rehin alan İŞİD’e para bulmak için arazisini satmak zorunda, alan tacir ise savaşın yarattığı fırsatı yakalama peşinde.

*Aktaş BDR’da savaşın başka çirkin yüzü olan göçmen/mülteci kamplarında olanlara da aynayı tutar.

Kamuoyunun pek de bilmediği kampların arka cephesinde ne gibi alçaklıkların yaşandığını, zorla kadın pazarlayan Kamp yönetici çetesinin iğrençliklerini sergiler. Kampta yaşananlara karşı en kararlı tepkiyi ağır bedellerle yine Dilan ve Ali gösterir. Dilan, kamptaki tüm iğrençlikleri, insan ticaretini, kadın pazarlamasını yapan alçaklara-pezevenklere öfkesini satıldığı Hataylı zengini bıçakla öldürerek yanıtlar. Ali ise, Dilan’ı aradığı için ve ayrıca kamptaki alçaklıklara karşı çıktığı için kendisine işkence yapan kampa sorumlusu Ömer’i (Dilan’ı zorla satan pezevenk) kent merkezinde yere yatırır döver ama öldürmez milletin içinde ağzına işeyerek hesap sorar. Çünkü Ömer alçağı aynı uygulamayı kampta başta Ali onlarca kişiye yapmış. Kısacası BDR,  kampın tacir-tüccar-pezevenk-ihbarcı yönetici çetelerinin alçaklıklarına, pezevenkliklerine ve Dilan ile Ali şahsında bunlara karşı direnişini de içerir

*Doğanın Savaşa tepkisi

Savaşların, uçak, tank, top gibi modern savaş araçlarının, özellikle de kimyasal silahların kullanıldığı günümüz savaşlarının doğaya, onarılması on yıllar alan büyük tahribatlar verdiğini biliyoruz. Burseya Dağı tam da Mart ayı ile bahara durup süslenmeye hazırlanırken savaşla bir “mezarlığa dönüştürülmesine” de Aktaş kayıtsız kalamazdı. Burseya Dağının ve Dağda yaşayan canlıları konuşturması yani Doğanın savaşa tepkisini aşağıdaki dokunaklı vurgu ve tepkilerle dile getirmesi de anlamlıdır.

Uçakların, tankların bombardımanı altında doğa; “tir tir titriyor dağ, yaralı bir dev gibi haykırıyor. Çok öfkeli insanoğluna! Yüzbinlerce yıldır eteklerinde yaşayan ayılar, tilkiler, kurtlar, yılanlar, kamplumbağalar, kertenkeleler öldürülüyor, ağaçlar havaya uçuruluyor. Onlar dağın bir parçası, yüreği. Gözlerinin önünde yok oluşlarını izlerken deliriyor. Ondan bu çığlıkları ve haykırışı! Duyuyor musunuz? Şu ulayan kurdun sesini, şu yaralı geyiğin inlemesini…”

Doğa insanın diliyle konuşmuyor ama bundan olaylara tepki vermediği sonucu çıkarılmaz. Hele hele kendisine saygısızca ve haydutça saldırıldığı zaman nasıl da kendi dilinden konuşup tepki verdiğinin sayısız örneklerini özellikle son yıllarda sıkça yaşayıp şahit olduk şimdi de oluyoruz. Daha geçen yıl Avusturalya da kıtayı nasıl adeta nefessiz bıraktığına Dünya şahit oldu. 2021 yılı Kanada, Amerika, Almanya, Rize….de mega sıcaklıklarla, sel ve Türkiye’nin dört bir yanındaki yangınlarla insana yanıt verdiğini de görmekteyiz.

Elbette sadece Doğa tahrip edilmedi, bir bütün olarak Efrin kenti sistematik olarak maddi ve manevi kültürel değerleriyle tahrip edildi, ediliyor. Hedef Efin’i halkıyla ve kültürüyle Kürtsüzleştirmekti. Bu devam ediyor. Bu konuda ENKS eski Başkanlık Divanı üyesi Dr. Nuri Reşo 25.07.2021 tarihinde katıldığı Rudaw TV bülteninde şunları söyler;

“Tam üç yıl oldu Efrin silahlı grupların kontrolü altında. Bunlar Arap ve Müslüman Kardeşler gibi görünüyor ama arkalarında Türkiye var. Efrin’deki ihlaller şahsi değil sistematiktir. Hergün insanlardan tutun hayvanına, taşından tutun toprağına, ağacına kadar sistematik tahribat yaşanıyor. Efrinlilere ait evler yıkılıp demirleri Türkiye’ye götürülüp satılıyor ama kimseden ses çıkmıyor. Mezarlar yıkılıyor. Efrin’de genç kalmadı, eğitim dili değiştirildi, demografisi değiştirildi. Efrin Kürdistan’dan kopartıldı, sahipsiz kaldı, şimdi de bir halkın tarihi siliniyor, bir partinin veya şahsın değil” diyor. Hedef açıktır, Efrin’i, Türkmen-Arap kentine dönüştürmek! 

*Ve bir gözlem ya da eleştiri;

BDR’ında Nusayrilere, kültür ve inançlarına, geleneklerine, özellikle de Nusayri Mezhebinin ritüellerine fazlasıyla yer verildiğini düşünüyorum. Romanda Nusayrilerin anlatıldığı bölümleri okurken bazen “Nusayri anlatımı nerede bitecek” sabırsızlığını yaşadım. Bu belki de benim Romana fazlasıyla siyaset gözlüğüyle bakmış olmamdan kaynaklanıyor olabilir. 28.07.2021

canbegyekbun@hotmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.