Devlet ve Devrim / Dünya / Genel / Güncel

BİREY, TOPLUM VE ÖZGÜRLÜK

Özgürlüğü üretmekten daha önemli olan onu paylaşabilmektir. Yasalarda ifadesini bulan özgürlüğün, hem yasaların hem de ekonomik ve sosyal güçlüklerin kuşatıcılığından kurtarılması gerekiyor.

‘MESOP Sorunlama Belgesi’, altından kalkılması zor zengin bir sorunlamayı içeriyor ve sorunlamanın ilk şıkkı olarak “A- İnsan” yer alıyor. Şıkta, “Tartışma ve sorunlamanın başlangıcı, hiç kuşkusuz insan öğesi üzerinden yürütülecektir. Bu bağlamda genel olarak insanın, özel olarak ücretli emekçinin özgürleşmesi; uygarlık yürüyüşünün ilk adımları; ihtiyaç ve arayışın ürünü olan bilimin ilk filizleri ve bu aşamada aklın özgür arayışının özellikle de doğa yasaları karşısındaki sınırlılığı; sınıflı topluma geçiş; ortaçağ karanlığı; göksel tanrının yaratılışı (tek tanrılı dinler) bir diğer deyimle aklın yerini hurafelerin alması ve aklın zincire vurulması konuları kısaca da olsa sorunlama arayışımızın başlangıcını oluşturacaktır.” (Sorunlama Belgesi, sy.10, Gün Yay.) diyor ve devamında bu sorunlamayı on bir alt başlık altında belirtiyor.

“B- Ülkemizde insan manzaraları” başlığı altında ise; A şıkkındaki genel sorunlamayla bağlantı içerisinde özel olarak Kürdistan’da insan öğesi ele alınıyor. Genelde Kürt/Kürdistan insanını, özelde ücretli işçi-emekçilerini kuşatan sorunlar ve özgürleşmelerinin belli başlı bariyerleri (engelleri) sorgulanıyor.

Böylesine zengin bir ideolojik, felsefi sorunlamayı bir makalede ele alıp noktalamak mümkün değil. Bu sayıda hem aynı sorunlamayla ilgili birden fazla yazı yer alacak, hem de diğer sorunlamalarla geçişli olduğundan, önümüzdeki sayılarda da farklı yönleriyle sorun irdelenecektir.

Yazıda, özel olarak da birey, özne haline gelmiş birey, akıl ve akıl ile öznenin diyaloğu, bireyin özgürlüğü, toplumsal haklar ilişkisini ve özgürlükle düzen ilişkisini ele alacağız.

İnsanlık tarihinde hiçbir dönem bu kadar eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasiden söz edilmedi. Bunun nedeni; rönesans, reform ve aydınlanma sürecinin kazanımları ve kapitalizmin serbest rekabet evresinde biçimsel de olsa (bireysel özel girişimin önündeki engelleri kaldırmayı da hedeflese) bireysel hak ile özgürlüklerin gelişmiş olmasıdır. Dahası bu uzun zaman diliminde, özellikle de kapitalizmin şafağıyla birlikte, işçi sınıfının, ezilen, sömürülen geniş yığınların özgürlük, kardeşlik ve barışın sağlanacağı düzen olarak sosyalizm uğruna kavgada elde ettikleri büyük kazanımlardır. Bütün eksik ve hatalarına rağmen 70 yıllık sosyalizm pratiğinin (herkese sağladığı iş, bedava konut, sağlık ve eğitimle), bireyin özgürlük ve toplumsal haklar ilişkisinde nelerin yapılabileceği, yanı sıra nelerin yapılmaması gerektiği yönünde insanlığa ışık tutmasıdır. Son olarak, bugün eğer insanlık geçmiş tarihinde görülmemiş bir yoğunlukla özgürlük, kardeşlik, eşitlikten söz ediyorsa; bu kavramlara yeniden ve nihai olarak içerik kazandırmak isteyen radikal değişimin-dönüşümün dinamikleri ile bu kavramların içeriğini boşaltan emperyalist-kapitalist sanayi uygarlığı arasındaki çelişki ve çatışmaların büyümesindendir.

Savaş ve egemenlik insan doğasında yok. Yani savaş genetik yapımızın (genlerimizin) emri değil. Buna karşın özellikle günümüzde savaş ve şiddete tapan bir topluma doğru hızla bir gidiş varsa, bunun esas nedeni genelde sınıflı toplum, özelde kapitalist toplum yapısıdır. Öyle ki, günümüz dünyasında herkes savaşa hazırlanıyor. Büyük metropollerin patlamaya hazır ve her şeyi yakıp yıkacak olan dinamit deposuna dönüştüğü bir süreçte, insanlar barış çığlıkları atıyor. Uygarlık kavramı da hiç bu kadar tartışmalı hale gelmemişti. Kim uygar, kim barbar? Gılgamış Destanı’nda ormanı oluşturan ağaçları “dağların çocukları” yani canlı varlıklar olarak görüp koruyan Humbaba’yı “barbar”, fakat ormandaki ağaçları kesip tuvalet kağıdı haline getiren, kıçına sürerek tüketen modernist batılı insanı ise “uygar” olarak adlandıran anlayışın derinleşen krizini hem birey hem de toplum olarak yaşıyoruz. Urfalı, Batmanlı, Vanlı bir yoksul Kürt, İsveç toplumuyla fiili yüzleşmesinde algıladığı ilk duyum, Kuran’da tarif edilen cennet temasıdır. Fakat dünyada nüfusuyla oranlandığında, intihar sıralamasında İsveç başı çekiyor. Neden? İsveç başta olmak üzere batılı modern kapitalist toplumlar, özellikle de büyük metropollerdeki toplum, somutta birey, artan bir yoğunlukla psikologların desteğiyle ayakta durur hale geldi/geliyor. Zihinsel süreçlerin ve davranışın bilimi olan psikolojinin desteğine rağmen -ki artık batılı toplumlarda neredeyse her evin, her bireyin bir psikologu var- birey, iradenin tükenişi olarak intihara yöneliyorsa, batıdaki bireyin özgürlüğünün nasıl bir özgürlük olduğunun, görünürde özgür olan bireyin özünde nasıl bir kuşatma altında olduğunun ciddi irdelenmesi gerekiyor.

Özgürlüğü üretmekten daha önemli olan onu paylaşabilmektir. Yasalarda ifadesini bulan özgürlüğün, hem yasaların hem de ekonomik ve sosyal güçlüklerin kuşatıcılığından kurtarılması gerekiyor. İşsiz olan ya da günlük geliri iki doları bile bulmayan bir bireye özgürsün denilmesi bir şeyi ifade etmiyor. Bu olsa olsa o bireye “özgürce açlıktan ölebilirsin” hakkının tanınması gibi manasız bir özgürlüğü içerir. Kapitalist sanayi uygarlığı bireyi biçimsel olarak özgürleştirdi, fakat ekonomik, sosyal ve bunların hukuki ifadesi olan bir dizi yasayla bireyin özgürlüğünü ve önemlisi yaratıcılığını, yani ütopyasını yok eder hale getirdi. Çünkü yaratıcılık, bir yanıyla olanaksız olanı hayal etmekle başlar; yeni bir olabilirlilik anlayışı ve bu yeni olabilirliliğin mücadeleye değer olduğu inancının oluşmasıyla başlar.

“Biz organizma olduğumuz kadar varlıklarız da; eğer varlığımız maddesellikten kaçınamıyorsa, organizmamız da varlığın tinsel boyutundan kaçınamaz. Bu yüzden hiçbir fiziksel ya da kimyasal hesaplamanın tamamen anlayamadığı bir ‘olmak-lık’ özelliğine sahibiz.” (Joel Kovel, Tarih ve Tin, Ayrıntı Yay. sy.94).

Kapitalist sanayi uygarlığı, özellikle de günümüz tüketim kültürü, bireyin tinsel boyutunu yok sayar. Fakat bu boyut krizle açığa vurduğu zaman da tüketim kültürünün, hatta ticari nitelik kazanan sağlığın bir parçası olarak psikologlara havale eder. Kapitalist modern toplumda birey, üretirken ve tüketirken burjuvaziye artı değer ya da rant kazandıran salt ticari bir nesnedir (objedir). Kapitalizm, bireyin varlık içindeki yaşamsal ilkesi ya da canlandırıcı kuvveti olduğuna inanılan; kişinin görülmeyen, elle tutulmayan varlığını oluşturan; kişinin ruhi ve duygusal durumunu içeren; bağlılık ve adanmayı sağlayan; kişinin etkinleştirici ilkesi ve istemi olan tinini resmen değil ama fiilen yok sayar. Maddi değerlere tapar hale getirilen batılı toplumların asıl krizi -bir yanıyla- buradan kaynaklanıp gelişiyor.

Kürdistan toplumunda ise birey bugün ikili bir kuşatma ile yüzyüzedir. Bir yandan modern öncesi geleneksel toplum dokusundaki örf-adetlerin ve dini hurafelerin kuşatıcılığı; diğer yandan hem geç hem de dış dinamiklerin belirleyiciliğiyle gelişen kapitalizmin baskısı altındadır. Önemli özgün bir durum olarak; Kürdistan’da birey iki yüzyıla yakın bir süreden beri kendisine ve bir parçasını oluşturduğu topluma dayatılan zoraki asimilasyonun, ana dilde eğitim-öğretimden yoksun oluşunun, manevi dünyası üzerindeki çoraklaştırıcı derin etkilerini yaşıyor. Asuriler, Ermeniler, Araplar vb. azınlık halklar da Kürtlerle aynı kaderi paylaşıyor. Bunlar, Kürdistan’da bireyin gerek kendi geleceğinin, gerekse toplumun geleceğinin hazırlanmasında özne olmasının başlıca engelleridir.

İşsizliği, çocuk işçileri, dilencileri, kapkaççılığı, gaspı, uyuşturucuyu, hırsızlığı, yani bireyin kendisinin ve toplumun tarihinin öznesi olmasını engelleyen bütün bu bariyerleri üreten de yine bireye biçimsel özgürlükler sunan kapitalist modern toplumun kendisidir. Diyarbakır, Van, Antep’te kapitalist düzen bireye görünürde zorla çalışmayı dayatmıyor. “Özgürsün, ister çalış, ister çalışma” diyor. Fakat GÜNSİAD Başkanı’na “Üç kızım var, üçü birden çalışsın, bir kişilik maaş verin” diye yalvaran babanın durumu; Adıyaman SANKO’da ortaçağı bile aratan, asgari ücretle işçiye dayatılan 14-16 saat çalışma zorunluluğu; her an ve kendisine dayatılan her şartta çalışmaya mecbur işsizler ordusunun varlığı vb. koşullarda işçinin yasalar önünde işverenle eşit olması ve çalışma ya da çalışmama ‘özgürlüğü’ne sahip olması, biçimsel olmanın ötesinde bir mana ifade etmez.

Kısacası; rönesans, reform ve aydınlanma sürecinde birey, aristokrasinin ve kilisenin (dinin) baskılarından kurtularak birey olma sürecine girer. Toplumda devredilmez, vazgeçilmez bir takım haklarla donatılır ve yasalarla güvenceye alınarak saygınlık kazanmış varlık haline gelir birey. Fakat bir elle verilen ya da alınan bu haklar, diğer elle alınır. Çünkü bireyin dünyevi ve uhrevi baskılardan kurtuluşu, özel mülkiyet egemen düzende biçimsel olmanın ötesine geçmez.

 

Özne

İnsanın özgürleşmesi gibi temel bir sorun tartışılırken, birey ve bireycilik, ben ve özne-ben, birey ve toplum, rasyonalizm, öznelleşme gibi bir çok kavramı ele almak gerekyor. Fakat bütün bu kavramları hem ayrıştıran hem de ilişkilendiren esas kavram öznedir. Özne: “Yerleşik felsefe dilinde, en genel anlamda düşünülen, nesneye karşıt olarak düşünülen varlık. Bilinci, sezgisi, algısı, düş gücü olanı; bilmeye, duymaya, algılamaya yönelmiş olanı; nesnenin karşısında ondan ayrı durarak varolanı; karşısında bulunanı algılamak, kavramak ya da bilmek için yöneleni; düşüneni, tasarımlayanı, duyanı, isteyeni; olanaklı bütün yaşantıların taşıyıcısı olarak temellendirilmiş bir ‘ben’i anlatan felsefe terimi.” (Felsefe Sözlüğü)

Buradaki ben, ‘özne-ben’dir. Bireyde eğitim ve çevreleyen toplumsal koşulların ürünü olarak sürekli özerk davranışın geliştirilmesini; kendi sorumluluğunu üstlenmek olarak bireyin “kendisiyle, dünyayla ve ötekiyle ilişkisinin öznesi kılma kapasitesini ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu kapasite öğretilmez, ortaya çıkartılır.” (A. Gorz, Yaşadığımız Sefalet, sy. 97, Ayrıntı Yay.)

“Ben ile ‘özne-ben’in birbirine karıştırılması, büyük ölçüde felsefi düşünümü sömürgeleştiren ve içini boşaltan sosyolojizmin eğitimi toplumsallaşmayla bir tutmasından kaynaklanmaktadır.” (age, sy. 97)

Felsefedeki bu yerleşik anlamı yanında ‘özne’ terimi, “Siyaset felsefesinde devletin yurttaşları; mantık dilinde, özne-yüklem yapılı önermelerde, yüklemin bir niteliği ya da özelliği gösterdiği yerde söz konusu niteliğin ya da özelliğin taşıyıcısı; gündelik dil ile dilbilgisinde ise bir tümcede ya da önermede bildirilen eylemi yapan, yüklemin bildirdiği kimseyi ya da şeyi imleyen sözcük ya da sözcük öbeği anlamlarını taşır.” Siyaset felsefesindeki devletin yurttaşları olarak özne ile felsefedeki ‘özne-ben’ farklı şeylerdir. Yurttaş; ‘özne-ben’ değil, evrenselliği yönünde hukuki olarak tanımlanmış kişidir. Çünkü yurttaş; hukuki olarak biçimselleştirilmiş, kurumsallaşmış ve politik olarak bir devlet tarafından güvenceye alınmış, hak ve ödevleriyle evrensel tanımlanmış soyut kişidir.

XVII. yüzyıla gelinceye değin özne, skolastik felsefe başta olmak üzere ortaçağ boyunca Aristoteles’in kullandığı anlamda, değişen durumdan etkilenmeyerek hep kendisiyle aynı kalan, ‘orada’ gerçekten varolan, düşünen varlık olarak, salt zihinsel bir içerik olarak varolmak için kendisinden başka bir şeye gerek duymayan ‘töz’e oldukça yakın manada kullanıldı. Ancak Descartes ile XVII. yüzyılda filizlenen modern felsefeyle, özne teriminde köklü bir değişiklik meydana gelir. Artık öznenin; algılara, tasarımlara, izlenimlere, düşüncelere dayanak olan ve algıladığının, tasarladığının, duyduğunun, düşündüğünün bilincindeki ‘ben’ olarak kavranması söz konusudur.

İdealist felsefe özneyi salt tinsel bir kendilik olarak görmüş ve özne, idealizmde olduğu gibi bazen “bireysel bilinç”, bazen de nesnel idealizmdeki gibi birey üstü “nesnel tinin bilinci” olarak tanımlanmıştır. Örneğin Hegel’e göre; “Özne, insanın kendisini bilmeye yönelen bilincidir.”

XVII. ve XVIII. yüzyıl maddeciliği ise “Eyleyen, hep belli yapıp etmeler içinde bulunan insan tekini özne olarak tanımlamakla birlikte, özneden kendisine yönelik etkileri kendi doğasına uygun biçimde işleyip özümseyebilen ama büyük oranda yalıtık bir birey olarak edilgen bir doğa varlığını anlamaktadır. Buna karşı diyalektik ya da tarihsel maddecilik, tarihi yok saydıklarını düşündüğü idealist, usçu, doğalcı özne anlayışlarını tanımamaktadır. Diyalektik maddecilikte özne denince, gelişen üretim güçleriyle, yetenekleriyle, genel donanımıyla toplumsal insan teki anlaşılmaktadır.” (Felsefe Sözlüğü)

Bu bakışla, tarihsel (ve güncel) eylem içerisinde bulunan sınıflar, gruplar, partiler ve bireysel eylem içindeki tekil insan da özne olarak görülür. “Diyalektik maddecilikte gerek bireysel gerekse grupsal öznelerin, toplumsal öznelerin parçaları olmaları bağlamında her zaman toplumsallıkla belirlendikleri görüşü egemendir. Althusser eliyle yenilenen Marxçı anlayışın bakış açısından ise özne, ideoloji kavramı çözümlenirken, ideolojinin işlevi belirlenirken başvurulan kilit konumda bir kavramdır. Buna göre ideolojinin temel ödevi, toplumsal yapıların taşıyıcıları ve kendilerine verilmiş rolleri oynayan kişiler olarak özneyi kurmaktır.” (Felsefe Sözlüğü)

Özne-ben ile toplum, hatta üye ile örgüt arasında bir yandan bireyin özerk alanı, diğer yandan örgüt, kurum ya da toplumun ortak alanı sorunludur ve uyum kadar çatışmayı barındırır, barındırmalıdır da. İdeolojinin özneyi kurması, liberal ideologlarca çok eleştirildi. Fakat genel ideoloji değil, Marksist ideoloji hedef alındı. Ancak özneyi kurmayan bir ideolojinin olmadığını liberal baylar iyi bilirler. Çünkü sınıflı toplumlarda kuvvetlerin sistematik doğası (sınıf çıkarları) bilinç ve ideolojiye kazınmıştır. İdeolojisiz özne yoktur. “Bir yandan bireylerin ve grupların kendi kendini belirleme ve kendi kendini düzenleme alanı, öte yandan kurumlar ve aygıtlar bütünü olarak toplumun işleyişinden doğan baskılar alanı arasındaki genellikle çatışmaya dayalı gerilimin özgül uzamıdır.” (A.Gorz, Yaşadığımız Sefalet, sy. 171)

20.yy sosyalizminde birey-toplum ilişkisinde, toplumsallaşma gibi önemli bir hedef uğruna bireyin özerk (yaratıcı) alanının tümüyle yok edilmesi denilmese de olabildiğince daraltılması gerçeği yaşandı. Gerçekten de başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkelerde sorun toplumsallaşmanın yetersizliği değil, aşırılığıydı. Öyle ki, bireyin varlığı, toplum, devlet, hatta parti ve lidere bağlı olmaya vardırılarak, bireyin nefes alamaz duruma düşürülmesiydi. 21.yy sosyalizmi birey (özne-birey) ile toplum ilişkisini yeniden kurmakla yüzyüzedir. Kapitalist topluma gelince… Sorunun bir yönü üzerinde durmuştuk. Yani yasaların hukuki olarak tarif ettiği ‘özgür birey’in nasıl kuşatıldığının üzerinde yazının başında durmuştuk ve yazının ileriki bölümlerinde de farklı açılardan üzerinde duracağız. Burada kapitalizmde iktisadi aklın ya da çalışma toplumunun bireyi hangi sorunlarla yüzyüze bıraktığını yine Gorz’dan dinleyelim.

“Toplumsallaşma her şeyi ‘çalışma yoluyla toplumla bütünselleşme’ye, tüm etkinliklerin ‘hayatı kazanma araçları’ olarak görüldüğü bir ‘çalışanlar toplumu’yla bütünleşmeye bağladığı ölçüde umutsuz, uyumsuz, sakat, afallamış bireyler üretmeye devam edecektir.” (age, sy. 98)

Aklın “araçsal akıl”a indirgenmesi, modernliğin günümüzde yaşadığı sıkıntılardan biridir. “Araçsal akıl; belirli bir amaca ulaşmak için, araçların en ekonomik olarak nasıl kullanılacağını hesaplarken başvurulan akılcılık türüdür. Burada başarının ölçüsü, maksimum verimlilik, en iyi birim maliyettir… Korkulan, başka ölçütlere göre belirlenmesi gereken şeylerin verimlilik ya da ‘maliyet-fayda’ değerlendirmesiyle saptanması; yaşamımızı başlı başına yönlendirmesi beklenen bağımsız araçların faydayı maksimize etme isteminin gölgesinde kalmasıdır… Bir felaket olasılığıyla karşı karşıya olmamıza rağmen doğal çevrenin ihtiyaçlarına duyarsızlaşmamız; sosyal planlamamızın, risk değerlendirmesi gibi can alıcı noktalarında, insan yaşamına dolar cinsinden değer biçen karmaşık hesaplamalarıyla, maliyet-fayda çözümlemelerinin hakim oluşu.” (Charles Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, sy. 12, Ayrıntı Yay.)

Akıl ile öznenin birleşmesi gerekir, ancak birleşmesi gereken araçsal aklın ya da iktisadi aklın özne ile birliği değildir.

İnsan kendi emeğinin ürünüdür. İnsanla doğa ve insanla insan arasındaki bir ilişkidir emek. Engels’in tabiriyle önce emek, sonra emekle el ele ve lisan maymun beynini tedricen insan beyni haline getiren iki etmendir.

Bir başka açıdan insan, önceden belirlenmiş bir proje değildir. Benlik ile varlık arasındaki eklenme yaşam boyunca devam ederek evrimleşir. İnsanın kendi tarihinin kendi eseri olmasının derin anlamı budur. İnsan organizma olduğu kadar varlıktır da. Varlığımız ne kadar maddesellikten kaçınamazsa, organizmamız da varlığın tinsel boyutundan kaçınamaz. Bu nedenle insan hiçbir fiziksel ya da kimyasal hesaplamanın tamamen anlayamadığı bir ‘olmak-lık’ özelliğine sahibiz. Kapitalizm, özellikle kapitalist tüketim toplumu, varlığın tinsel boyutunu dışlar. Kapitalist sanayi toplumu insanı nesneye dönüştürerek, manevi zenginliğini iktisadi aklın esiri haline getirerek öldürür.

 

Yabancılaşma ve toplumun parçalanması

Neolitik evre ya da ilk komünal toplum yazılı dilde de çoğunlukla “ilkel” terimi ile adlandırılır. İlkel terimi ise yerleşik kullanımıyla, geri, yozlaşmış, bağnaz anlamıyla özdeş kullanılır. Doğrusu neolitik ya da ilk toplumlar geri olanı değil, esas başlangıç olanı tanımlarlar. Devletsiz toplulukları “ilkel” yerine ilk el, başlangıç orjinal toplumlar olarak tanımlamak daha doğrudur.

Devletsiz insanın bu ilk el ya da ilksel topluluklarında, dini vardı, fakat kurumsallaşmış bir din değildi. Çünkü kamu düzeninin düzenleyicisi olarak devlet olmadığından, din de kurmsallaşmış değildi. Bütün tinsel etkinlikler gibi dinsel etkinlikler de, toplulukların kolektif yaşamının bir parçasıydı, ondan kaynaklanarak gelişiyordu. Daha sınıfların, devletin olmadığı ve tek tanrılı dinlerin icat edilmediği bu topluluklarda, evren ile benlik arasında yabancılaşma da yoktu. Tüm tinsel ve dinsel etkinlikleri doğa ile iç içeliği ya da uyumlu bir dansı sergilerdi.

İlk el toplum insanları, evren, doğa ve toplumdaki her şeyde görünürler ya da kendilerini görürlerdi. Çünkü sınıfsız, devletsiz insan; evren, doğa ve toplumu organik bir bütün olarak algılıyordu. Devletli, sınıflı toplum insanında ise bu bütüncül, organik bakış yoktur. Birey, kendisinin emeğine, yani kendisine, yaşadığı topluma ve doğaya yabancılaşır. Sınıflı topluma geçişle birlikte derin bir iç parçalanma yaşanır. Parçalanma toplumla sınırlı kalmaz, bireyi de iç parçalanmaya uğratır. Aklın, araçsal akla indirgenmesiyle, akıl ile özneyi ayrıştırır. Sınıflı toplumların tarihi, hem insanlar arasındaki hem de insanların içindeki “yarıklarla” dolar. Erkek-kadın ayrımı, sınıf, ırk, milliyet vb. bütün bunlar “ötekilikle olan bir ilişki biçiminde temsil edilir.”

Marksist bakış, bütün bu yarılmaların ve “tinsellik dahil bütün insan davranışlarını biçimlendiren gerçek toplumun, sınıf meselesinden bölünmüş olduğunun” altını çizer ve nesnel dünyadaki parçalanmayı zihinsel bölünmenin asıl nedeni olarak görür.

Öteki; yer ve koşula göre bazen işçi, bazen kadın, bazen ulus ya da ırktır. “Öteki; tanınmayan, yabancı olandır. Toplum veya kişi ne kadar yabancılaşırsa, ötekilik o kadar dehşet verici olur. Şeylerin bu düzeni içinde devletin kendisi de bir tür öteki; özel, tanrı benzeri bir yaratık olur.” (Joel Kovel, Tarih ve Tin, sy. 69, Ayrıntı Yay.) Özetle ötekilik, yabancılaşmanın bir fonksiyonu olarak gelişip derinleşir.

Liberalizm başından beri bireyi, bireyciliği hep öne çıkararak “sen kendin olmalısın” der. Ancak genel olarak sınıflı toplumda, özelde kapitalist toplumdaki kuşatılmış ve zihnen parçalanmış bireyin kendisi olmasının koşullarını ortadan kaldıran da yine liberal piyasa ekonomisinin kendisidir. İşsizlikten, yoksulluktan beli kırılmış olan emekçi bireyin işveren karşısında kendisi olması kolay mı? Ayrıca üretim sürecinde, “işte ürettiğim şey, işte yapıtım, bu benim eserim” diyemeyen işçinin kendi emeğine yabancılaşması ciddi sonuçlar doğurur. Çalışmanın yaratıcı bir eylem yerine, aynı şeyin tekrarına dayanan mekanikleşmesi; hizmet sektöründe çalışanların çoğunluğunun emeği benzeri uçuculaşması, yani tamamlandığı andan itibaren tüketilmeleri; tıpkı “enformatik görüntüleme ekranının önünde çalışan milyonlarca işçi ya da teknisyenin somut hiçbir şey gerçekleştirmemeleri”; işçinin, teknisyenin pratik ve duyumsal etkinliklerinin zayıflaması; bedenleri ve duyarlılıklarının “parantez altına alınma”sı… Özetle “bugünkü çalışma, yarattığı ya da ürettiği şeyin nesnel maddiliğine dahil olan öznenin kendisini gerçekleştirmesine olanak tanıyan dışsallaştırmaya denk düşmemektedir.” (A. Gorz, Yaşadığımız Sefalet, sy. 11)

Sonuç olarak iktisadi aklın esiri haline dönüştürülen çalışma ile insan (birey) ilişkisi belli başlı şu çizgilere indirgendi ki, buna günümüzde öne çıkan insan manzaraları da denilebilir:

 

1- Marx’ın yıllar önce vurguladığı “meta fetişizmi”nin bugün bireyi, toplumu ve doğayı ahtapot gibi kuşatması. Gazoz! Coca Cola’nın “hayatın gerçek tadı” olarak, evrensel içecek olarak sunulması. Paraya, mallara ve markalara bağlanan, hatta tapar hale getirilen bir toplumda, çok şeyin bozulduğunu, dejenerasyon ve yozlaşmanın derinleştiğini ve bireyin de nefes alamaz hale getirildiğini, görmek isteyen herkes görüyor.

 

2- Değerin (yani canlı emeğin) insan etkinliğinden kopartılarak, satılmak üzere üretilen nesnelere yüklenmesinin -ki bu kapitalizmin özüdür, onsuz birikecek sermaye ve zenginleşecek kapitalist düşünülemez- beraberinde getirdiği yabancılaşma “tin için yok edici bir ortam” yaratır. Çünkü kapitalist üretim tarzının insan etkinliğinin özünü insandan şeylere (nesnelere) kaydırması derinleştikçe, insanın kendi özüne yabancılaşması da derinleşiyor. “Eğer tin bir şekilde insanın olmanın bir işlevi ise, kapitalizm koşullarında tinin itilmişliğe ya da Marks’ın -Hegel’i izleyerek- diyeceği gibi yabancılaşmaya uğrayacağı sonucu çıkar.” (Tarih ve Tin, sy.22)

 

3- Mallara, paraya, bunların günümüzde içerik kazandığı güce (güçlü olana) tapma, günümüz insanının öne çıkan bir diğer özelliğidir. Öyle ki, çaresizliğini, silikliğini, tükenişini güçlü olan üzerinden giderme ya da kendinde olmayanı başkasında arama psikolojisi taşıyan insanda (bireyde), tinsel (yani insan olmanın bir işlevi) adına fazla bir şey kalmamış demektir.

 

4- Bir başka açıdan; daha fazla kar, düzen, verimlilik adına insanlığın ezici çoğunluğunu çaresizliğe, yoksulluğa sürükleyen ve ek olarak tırmandırılan tüketim toplumu kültürü ile üzerinde yaşadığımız gezegenin hızla tükenişini hazırlayan emperyalist-kapitalist düzenin “tinsel merkezi olmayan bir öldürme/üretme makinesi”ne dönüşmesi derinleştikçe, bununla paralel tinden uzaklaşma ve hissizleşme, dahası ruhun kendi içine kapanması, hatta giderek kaybolması da derinleşir. Joel Kovel’i dinleyelim:

“Bugün ‘ileri’ endüstriyel toplumlarda yaşayan ve yaşamın üretimi ile olan doğrudan bağlarından kopmuş insanlar, uyanık kaldıkları vakitlerin yarısını yabancılaşmış etkinliklerin biri ya da diğeri ile geçirirler (örneğin, elektronik çağının ev kadınlarının bir önceki yüzyılın ev kadınlarından daha çok iş yapmaları). Diğer bir deyişle ‘zaman tinsel olmayan bir biçimde’ geçer. … Oysa geleneksel toplumda ve özellikle devletsiz toplumda, bütün etkinlikler, insan varoluşu ve tüm evrenle bütünleşmiş, yaşamsal, elle tutulmaz bir ilke olan tine göre yürütülürdü. İş ve kişisel yaşam tinselleştirilmişti; ve insan varoluşunun uygun amacı tinsel güçlerin tam gelişimi olarak kavranıyordu. Bu açıdan ilk toplumlarla bizim kendi toplumumuz arasındaki fark öylesine çarpıcıdır ki, devletsiz insanların tinsellik hakkında düşünmediklerini söyleyebiliriz.” (Tarih ve Tin, sy.32)

Düşünmezlerdi, çünkü ilk insanlar tinselliğin içinde yaşıyorlardı, tıpkı ormanın içinde yaşayanın ormanı düşünmemesi gibi. “Bir şeyin içinde olanlar o şey için bir sözcüğe sahip değillerdir, çünkü buna gereksinimleri yok.”

 

Çalışma ve zamanın özgürleşmesi olarak öznenin yeniden inşası

Modern sanayi toplumunda, çalışma zorunlu bir etkinlik haline getirilmiştir. Bireye, toplumun ihtiyaç duyduğu şeyi üretme, yapma hissini veren zorunlu bir etkinlik. Dolayısıyla son 300 yıldır özellikle de Fordist kitle üretimiyle son yüzyılda, çalışma herkesin bilincinde, düşüncesinde ve hatta imgesinde merkezi bir konum işgal etti. Daha ilkokula adım atan öğrencinin okul yaşamı boyunca hayal ettiği ana sorunu; mezun olmak, düzenli bir iş bulup çalışmak, hayata atılmak oluşturur. Metropollerde düzenli bir iş bulup çalışan birey kendini şanslı hisseder ya da ediyordu.

Ekonomiyi kemiren bir parazite dönüşen paranın ve toplumu yağmalayan, leş kargası haline gelen sermayenin hizmetinde olan çalışma disiplini artık insanı esaret altına almıştır. Daha fazla kar hırsıyla durmaksızın çalışma üreten, fakat bununla orantılı yaratmayı (bireyin yaratıcılığını) körelten çalışmayı; salt iş ve karşılığında bir ücret almayı amaçlayan çalışmayı; tüketim toplumunun gereği olarak, ürünün hızlandırılmış eskimesini hedefleyen anlayışın esiri olan endüstriyel çalışmayı artık ne doğa ne insanlık ne de ücretli iş gücü taşıyamıyor.

Halen Türkiye, Mısır, Arjantin gibi ülkelerde, özellikle de Van, Urfa, Antep gibi işsizliğin büyük boyutlarda olduğu ve ayrıca toplumun endüstriyel çalışma iktisadı ile derinlemesine daha yeni yeni yüzleştiği alanlarda, bir iş sahibi olmak bireyin hedeflerinin başında yer alır. Hatta endüstriyel kapitalist çalışmayı derinlemesine yaşayan Avrupa ve ABD’de bile işsizlik kaygısı önemini koruyor. Ama bunlara rağmen, aptallaştırıcı, standartlaştırılmış, düzenli ya da geçici, esnek ve kesintili hale getirilen, fakat bireyin üretirken kendini katarak yaratıcılığını açığa çıkarmayan, dolayısıyla çalışana haz vermeyen imgesinin gelişmesine katkıda bulunmayan çalışmaya karşı soğukluk giderek büyüyor. Ailesini geçindirmek için bir iş bulmak veya elindeki işini yitirmemek kaygısı, kendisinin ve ailesinin geleceği için çalışma zorunluluğu ne kadar dayatıcı olursa olsun, genel olarak batıda ve özellikle de Avrupa ve ABD’de çalışmaya, aynı şeyin tekrarına dayanan çalışmaya olan soğukluk büyüyor. Yapılan anketlerde, Almanya’da çalışan nüfusun sadece %10’u işi yaşamlarındaki en önemli şey olarak görüyor. ABD’de bu oran 1955’te %38 iken, bugün %18’e düşmüş. Örneğin; 16 ile 34 yaşları arasındaki Batı Avrupalılar için çalışma ya da meslek, “kişisel olarak gerçekten önemli olan şeyler” listesindeki beş diğer önceliğin oldukça gerisinde yer alıyor. Listedeki beş öncelik ise şunlar:

1- Arkadaşlara sahip olmak %95

2- Yeterince boş zamanı olmak %80

3- Fiziki olarak iyi durumda olmak %77

4- Aile üyeleriyle zaman geçirmek %74

5- Aktif bir toplumsal yaşama sahip olmak %74

İngilizlerin %57’si “çalışmanın yaşamlarının akışını belirlemesini istemiyorlar.” Bu verilerden hareketle A. Gorz, “çalışma ve yaşam arasındaki kopmanın bugüne kadar hiç görülmemiş derinlikte ortaya çıktığını” belirtiyor. Bu veriler ve Gorz’un tespiti, Batı Avrupa, ABD, Japonya vb. için geçerlidir, ancak halen dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan coğrafya için daha erken. Ama Asya, Afrika’da da gelişme trendi bu yöndedir. Bilim ve teknolojinin artan oranda üretim süreçlerine aktarılmasının yarattığı büyük imkan, yani Marx’ın belirttiği “insanların kendi yaptıkları işi artan oranda makinelere (nesnelere) yaptırma imkanının büyümesinin insan bilincinde bulduğu karşılık” ve yazıda belirttiğimiz iktisadi çalışmanın bireyde, kendisine ve topluma yabancılaştırmasına karşı oluşturduğu bilinçle çalışmaya olan soğukluk büyüyor, büyüyecek.

“Hangi çalışmanın sonu geldi?” sorusuna Gorz’un yanıtı önemlidir: “Ne doğum yapan kadının ne heykeltraşın ne de şairin çalışmasının sonu gelmiştir. Söz konusu edilen şey, ne ‘maddenin dönüştürülmesine dayanan özerk etkinlik’ olarak çalışmadır, ne de kendi eseri olarak niteleyebileceği bir nesne üreten öznenin kendisini dışsallaştırdığı ‘pratik ve duyumsal etkinlik’ anlamındaki çalışmadır. Yok olan şey, kuşkusuz, endüstriyel kapitalizme özgü olan ‘çalışma’dır.” (age, sy.10)

Yok olma sürecine giren ve yok edilmesi gereken çalışma; kendi çocuklarını büyütmeye zaman ayıran kadın için “işi olmayan, çalışmayan kadın”, fakat aynı kadın için bir kreşte ya da bir evde başkalarının çocuklarına ücret karşılığında baktığında ise “çalışıyor, işi var” diyen iktisadi çalışmadır.

Son yıllarda Marksizme, sınıfa yeniden yüzünü çeviren Gorz, postfordizmi ve sınıflı toplumda kime hizmet ettiğini belirtirken şunları söylüyor: “Çalışmanın kitlesel olarak yok edilmesi, postfordist anlamda standartsızlaştırılması ve kitlesizleştirilmesi, sosyal korumanın devletsizleştirilmesi ve bürokrasisizleştirilmesi, toplumsal alanı, gerekliliği hissedilen ve üstünde düşünülmüş ihtiyaçlar ölçüsünde özerk olarak örgütlenen ve kendi başına buyruk etkinliklerin çoğalmasına götürebilirdi ya da götürmeliydi. Çalışmanın bu özgürleşmesi ve kamusal alanın bu genişlemesi gerçekleşmedi.” (age, sy.14)

Kapitalist düzen altında gerçekleşmesi mümkün de değil. Bunun üzerinde ‘Kapitalizmin Tarihsel/Fiziksel Sınırları’ adlı kitapta durmuştum. Burada birkaç cümle ile yetineceğim. Kapitalist düzen altında çalışmanın kitlesel olarak yok edilmesinin, standartsızlaştırmanın, kitlesizleştirmenin, bürokrasisizleştirme ve devletsizleştirmenin sınırları vardır, bu sınırları aşamaz. Nedir bu sınırlar? Kapitalist daha fazla satmak, daha hızlı eskitmek için üretiyor; ne kadar anlık, değişken talebe yönelirse yönelsin, tüketim toplumu tüketecek kitleyi gerektirir; sermayeyi politikanın (özelde ulus devletin) iktidarından (ulusal pazarın dar sınırlarından demek daha doğrudur) kurtarmak isteyen kapitalist, son tahlilde koruyucu militarist güç olarak devlete ihtiyaç duyar. Son Paris İsyanı ve Güney Amerika’da gelişen sol/sosyalist dalga bu ihtiyacı büyütecektir.

Çalışmaya farklı yaklaşmanın zamanı geldi, koşulları olgunlaştı. Artık çalışmayı sahip olduğumuz ya da olmadığımız şey olarak görmek yerine, öznenin kendisini gerçekleştirdiği etkinlik olarak algılamak gerekiyor. Bunun da başlıca koşulu; çalışmanın sermayenin egemenliğinden, bireyin de çalışmanın egemenliğinden kurtularak özgürleşmesidir. Kapitalist mülkiyet düzeni varolduğu sürece çalışma sermayeden, birey de iktisadi çalışmadan özgürleşemez. Bireyin çalışma iktisadından özgürleşerek, amacı “anlam yaratma, kendini (öznellik) yaratma, bilgi yaratma olan sanatsal, sportif, felsefi vb.” etkinliklerle öznenin kendi dışa vurması… Bunlar Marksizmin tarif ettiği, kültür egemen komünist uygarlıkta ancak mümkün olabilir. Bireyin çok yönlü ve özgür serpilip gelişmesi, yani komünal toplumun eşitsizlikte eşitsizliği içeren zengin ve farklı bireylerinden biri haline gelmesi ve böylece yeniden yaratmanın toplumsallaşmaktan, kurallara bağlanmaktan kurtarılması… Bunlar ancak ve ancak ücretli çalışma toplumunun ve siyaset, ekonomi egemen toplumun çok ötesinde kültür egemen komünist toplumda gerçekleşebilir. 21.yy’ın başında kendini dayatan; insanlığın köklü bir kopuşu her alanda gerçekleştirerek, yeni olana yönelmesidir.

 

Yasalara dayalı modern toplum ile özgürlük arayışındaki aklın çelişkisi

Özgürlük ile yasa, her zaman sorunlu, çatışmalı bir ilişki içerisinde olmuştur. Modern sınıflı toplumda, özellikle de gelişmiş batılı kapitalist toplumlarda bugün özgürlük ile yasalı modernist toplumun büyüyen çatışması ile yüzyüzeyiz. Sınıflı toplumda, yasalar olmadan toplumu ve esas olarak devleti yönetemezsin. Ama yasalarla, özellikle egemen sınıfların çıkarlarının koruyuculuğuna adanmış yasalarla, özgürlük arayışındaki bireyin büyüyen çelişkisi söz konusu.

Elbette özgürlük, insanın canının istediği her şeyi yapma hakkı değildir. Fakat yasaların izin verdiği şeyleri yapmakla sınırlandırmak da değildir. Sınıflı toplumlar tarihi boyunca egemenlerin sınıf çıkarlarının koruyucusu olan gerici, ırkçı, faşist yasaların özgürlükleri nasıl budadığı bilinir. Sermayenin sivil toplumunun içeriğini belirleyen liberal özgürlüğe gelince, bunda, bireysel hak ve özgürlükler esasen özel mülkiyet edinme ve korumaya dayandırılır. Kapitalist liberalizm “özgür birey”i yarattı. Dahası “bu serbest rekabet ortamında bireyi, daha önceki tarihi dönemlerde kendisini belirli, sınırlı bir insan yığının bir eklemi haline getiren doğal bağlar vb.’den kopmuş olarak” sahneye çıkardı. (K. Marx, Grundrisse, sy. 140)

Kapitalist serbest piyasa düzeni, “aynı zamanda tüm eşitlik ve özgürlüğü üreten gerçek temelin ta kendisidir… Eşitlik, özgürlük bu temelin idealize edilmiş ifadeleridir. Hukuki, siyasi, toplumsal ilişkiler biçiminde gelişmeler ise sadece aynı temelin bir başka düzeyde tezahürüdür.” diyen Marx devamla: “Mübadele değeri, daha doğrusu para sistemi aslında gerçekten özgürlük ve eşitlik düzenidir… Eşitlik ve özgürlüğün eşitsizlik ve özgürlüksüzlük olan gerçek yüzlerini göstermeleridir.” (K. Marx, age, sy. 278, 284)

Liberalizmin yarattığı özgürlükler, özünde mülkiyet edinmenin önündeki engelleri kaldırma özgürlüğü olarak, burjuva sınıflar için gerçek özgürlük ve eşitlik iken; işçiler, ezilenler için biçimsel olmanın ötesine varmaz ve özünde eşitsizlik, özgürlüksüzlüktür. Bir başka açıdan ‘eşit hak’ hala her hak gibi eşitsizliği ifade eden bir ‘burjuva hakkı’ olarak da sınıfsal bir içeriğe sahiptir. Çünkü burjuvazinin eşitliğinin sınırı sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması ufkuyla sınırlıyken, proleter eşitlik sınıfların kendisinin kaldırılması gibi nihai bir hedefi gözetir. Dolayısıyla burjuvazinin eşitliği biçimsel ve sınırlıdır. Proletaryanın eşitliği hedefi ise tıpkı doğadaki gibi eşitsizlikte eşitliğin savunusu benzeri doğallığı içerir. Ki bu sınırların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Komünist Manifesto’daki belirlemeyle; “herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre” bölüşüm ilkesi, eşitsizlikte eşitliği içerir.

Burjuva liberalizmi, özgürlüğü üretti, ancak bunu, adım adım çıkarttığı yasalarla kuşatma altına aldı. Bu kuşatmanın yüzü görünürde herkese dönüktür, fakat esas halka dönüktür. İşçiden, ezilenden, halktan istenilen, yasaları onaylamak, onaylamanın ötesinde boyun eğmektir. Yasalar, görünürde bireyesel çıkarla, ortak yararı bağdaştıran genel iradenin ifadesi ve eşitliğin aracıdırlar. Ama özünde egemen sınıfların ideolojik, siyasal, hukuki, sınıfsal çıkarlarının içerik kazandırdığı ve devletin militarist güçlerinin eliyle halkı denetim altında tutmanın araçlarıdırlar.

Toplumu düzenleyen ve devlet müeyyidesiyle kuvvetlendirilmiş bulunan kurallar bütünü hukuk ise, bu kuralların her biri de yasaları içerir. Günümüz modern toplumunda yasadan geçilmiyor. “Sağım, solum, arkam, önüm sobe!” misali her yanımız yasayla kuşatıldı. Yasalar toplumu öylesine bir noktaya vardırıldı ki; kentte bireyin nerede durup nerede yürüyeceğine; gece yarısı ara sokaklarda bile otomobilini nerede park edip-edemeyeceğine; annenin kendisinin bir parçası olan çocuğuna evde nasıl davranacağına; ve insanın organik bir parçasını oluşturduğu doğadaki orman içinde nasıl yürüyüp eğleneceğine varana kadar bireyin her siyasal, sosyal, kültürel davranışı bir yasayla kodlandırılmış olarak belirlenmiş, sınırları çizilmiştir. Özgür, yaratıcı davranışın yerini yasalar almaktadır. Yakında her evdeki buzdolabı, mutfakta neyin eksik olduğunu otomatik olarak markete sipariş vermeye başladığında ve bu işleyiş de bir yasa ile kodlandırıldığında, özgür, yaratıcı insan aklına geriye bir şey kalmaz. Teknoloji ile yasa el ele vererek, özgür aklı tamamıyla kuşatarak, öznenin nesneye dönüştürülmesini tamamlar. İşte başta Batı Avrupa olmak üzere 21.yy başında, teknoloji ve yasalara dayalı toplum ile özgür aklın büyüyen çelişki ve çatışması budur. Kişi başına düşen milli gelirin en yüksek olduğu ülkelerden biri olan İsveç’in, intiharların nüfusa orantılı en yoğun yaşandığı ülke olmasının asıl nedenini burada aramak gerekiyor.

Yazı uzadığından toparlayarak sonuçlandırayım: Başta, insanın (bireyin) “ben nesne değil özneyim” diye yeniden haykırması gerekiyor. Reklam ve marka bağımlılığına karşı “ben insanım, eşya değilim” diyerek, karşı bilinci geliştirmesiyle tüketim kültürü mantığından radikal kopuşa yönelmesi gerekiyor. Tıpkı ilk el komünal topluluklarda yaşandığı gibi, insanın doğa ile organik bir ilişkiye, bir birlik duygusuna yönelmesi gerekiyor.

canbegyekbun@hotmail.com

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.