Emek / Genel / Kurdî / Kürdistan / Örgütlenme

21. YY GENÇLİĞİNE KISA ANALİTİK BAKIŞ

  1. ve 20. yy’lara göre 21. yy’da toplum ve gençlik oldukça farklılaştı. Bilim ve teknolojik gelişmelerle paralel kapitalist üretim yapısıyla birlikte toplum-aile-sınıflar-eğitim-devlet/ordu gibi olgu ile süreçlerin yapısındaki değişme-gelişme gençliği de değiştiriyor. Bırakalım yüzyılları, 15-20 yıl öncesi gençliği ile günümüz gençliğinin farklılaştığı açık.

60, 70’li yılların yaşlı, orta yaşlı kuşağı sıkça “Şimdiki gençlik adam olmaz ki bizim zamanımızda gençlik böyle değildi…” diyerek kendince değişime vurgu yapar ama devamında “umudumuz gençlerde” der. Gençlik de tersinden, “kendilerine siyasette yeterince fırsat verilmediğini” söylüyor. Sosyalist hareketin ısrarlı çağrılarına hatta “yeni gençlik politikaları”, “yeni örgütlenme tarzı” denemelerine rağmen öğrenci hareketin çağrıya cevap vermediği ezici çoğunluğuyla siyaset dışında kaldıkları gerçeği var. Soru şu; günümüz gençliği hangi ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal süreçler içinde yetişip şekillenmekte? Siyaseten yakın tarihin en durgun dönemini yaşamasında hangi etkenler var!

I – Gençlik tanımından başlarsak,

1900’ler başında insanın ortalama yaşam süresi 33 yaş iken şimdi 70. Başka bir veri; “20. yy başı gibi geç bir döneme kadar şehirlerde ortalama insan ömrü genç kalınamayacak kadar kısa yani 44 yıldan ibaretti.” 21. yy başında ise, Batı toplumlarında insan ömrü ortalama 75-80 iken, kimi Asya ve esas Orta Afrika toplumlarında ortalama insan ömrü 50 civarında. Dolayısıyla ortalama 80 yıl ömrü olan toplamlar ile 40-50 yıl olan toplumlarda gençlik kavramı da değişken olacak. Ayrıca ömrün ortalama 40 yıl olduğu toplumlarda zaten genç, orta yaş ve yaşlılık arasında ayrım yapılamayacak kadar yaşam kısa demek.

Dün gençlik yaş tarifi, 18-25 iken bugün 18-35 kimileri 40 yaşına kadar çıkarmakta. Derken Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO); “0-17 yaş arası ERGEN; 18-65 yaş arası GENÇ; 66-79 yaş arası ORTA YAŞ; 80-99 yaş arası YAŞLI” şeklindeki tanım geldi. WHO’ya göre; günümüzde orta yaş yani erişkin kuşağın toplam ömür içindeki süresi 13’e gerilerken, gençlik yaş kuşağının ise 47 yıla yani insan ömrünün %60’na çıkmasıyla toplam insan ömrü içinde gençlik evresinin giderek yetişkin (orta) kuşağı tümüyle içerir hale gelmesi dikkat çekici!

Özetle, “hangi yaş grubunun genç sayılacağı, içerisinde yer alınan toplumun ortalama yaşam süresi ile bağlantılıdır… Gençlik, toplumsal olarak kurulan, tanımlanan ve sürekli yeniden tanımlanan bir insanlık hali, durumudur.” (Saffet Arı, Ferit Benli, Birikim Dergisi)

II – 21. yy gençliğine belli başlı şu süreçlerin ışığında bakılmalı,

Ulus devletten ulus ötesine yani ulusaldan küresele… Modernizmden postmodernizme… Fordist emek rejiminden, Postfordist ya da esnek üretim ve istihdam süreçlerine… Sanayi (metal) toplumundan, bilgi toplumu çağına yani yapay zeka ve dijital emeğin toplumların yaşamında yoğun kullanıldığı süreçler üzerinden gençlik de irdelenmeli. Gençliği etkileyen bu süreçlerin geçmişe ve geleceğe bakan ikili yönleri bulunmakta. Şöyle ki; ulus devletten tam çıkılamıyor, ulus ötesine ise geçiş tamamlanamıyor. Sanayi toplumdan tam çıkılamıyor, sanayi ötesi topluma (bilgi toplumuna vb.) geçiş sağlanamıyor. Tıkanan, toplumların altında nefes almakta zorlandığı modernizmin aşılmasında postmodernizm alternatif olamıyor. Postfordizm, esnek üretim rejimi hamleleriyle Fordist/Taylorist üretim rejimi tam aşılamıyor.

Batıda tıkanan modernist felsefe, sanat, edebiyat ve siyasetine karşılık postmodernizmin felsefe, edebiyat, sanat ve siyasette bir çıkış önerememesi hatta bunalımı temsil etmesi durumu sürüyor. Özetle kapitalizm aşılmadıkça ulus devlet, modernist tek tipçilik, eski ile yeninin kolâjı/yamalı bohçası postmodernizm sürüp gidiyor. Birinden tam çıkılamayan, diğerine tam geçilemeyen bu geçiş süreçlerinin ikili karakteri gençliği derinden etkileyip kimlik bunalımına sürüklemekte.

Bu süreçler üzerinden gençlik irdelenirken, illa ki yapay zekâ ile birlikte ele almak gerekir. Yapay zekâ üzerine ortak bir tanım hali hazır da olmasa da şu tanımlar öne çıkmakta:

Oxford Dictionary, “yapay zekâyı (AI), görsel algı, konuşma tanıma, karar verme ve diller arası çeviri gibi normalde insan zekâsı gerektiren görevleri gerçekleştirebilen bilgisayar sistemlerinin teorisi ve gelişimi olarak tanımlar. Kısaca, yapay zekâ (AI), insanlar gibi davranan makineler yaratmak için oluşturulmuş bir bilgisayar mühendisliği dalıdır ve günümüzde birçok alanda kullanılmaktadır. Ya da “akıllı bir bilgisayar sisteminin normalde insan zekâsını gerektiren görsel algı, konuşma tanıma ve karar verme gibi görevleri yerine getirebilmesidir.” Yani “insan gibi davranışlar sergileme, sayısal mantık yürütme, hareket, konuşma, ses algılama gibi birçok yeteneğe sahip yazılımsal ve donanımsal sistemler bütünü.

“Bu sayede geleceğin karmaşık dünyasında bizleri yönetecek ve mevcut politik liderlerimizden daha akıllı, daha adil ve daha tutarlı yöneticiler yapabilmemiz aslında çok da aykırı olmayan bir fikir olarak gündeme gelmektedir”… deniliyor.

Ürkütücü olan, yapay zekâ sistemlerinin; “insan doktorların, avukatların, politikacıların hatta sanatçıların üstlendiği geleneksel görevleri devralabilme ihtimalinin tartışılıyor olmasıdır”. Çünkü eğer “bir yapay zekâ, daha gelişmiş bir yapay zekâ yaratmak için de kullanılabilirse” bu süreç insan ürünü robot/yapay zekânın insanın yerini alması gibi bir sonuca dolayısıyla insanın da sonunu getirebilir. Bu konuda Fizikçi Stephen Hawking de Aralık 2014’te; “Süper yapay zekâ yaratma çabası insan ırkının sonunu getirebilir” diyerek insanı uyardı. Gelecekte iktisadi çalışmadan özgürleşecek insanın esas faaliyet alanı olması gereken sanatsal alanda insanın yaptıklarını yapay zekâ yaparsa bu insanın sonu demek olacak.

III – 21. yy sınıflı toplumların bireye çözümlenmesi ve gençlik

  1. ve 20. yy, kapalı toplumların sınıflara çözülme yüzyıllarıydı. Toplumlar, kapitalizmin iki temel sınıfı işçi ve burjuva sınıfın yanı sıra ara tabakalara çözüldüler. 21. yy ise sınıflardan oluşan toplumlar, bireye çözülme süreci yaşamakta. Elbette kapitalizm var oldukça sınıfların bireye tam çözülmesi mümkün değil ama süreç bu yönde gelişiyor.

Toplum ve esas gençlik bu süreçte giydiği marka, gittiği kafe, eğlence yeri, estetik ve talepte farklılaşmayla “ben farklıyım” derken; bir ucu geleceğe, sosyalizmin/komünizmin ön koşullarından biri olan güçlü bireye, diğer ucu bireyciliğe, bencilliğe açılmakta.

  1. yy birey çağı fakat hangi birey? “Kendim olmaktan gurur duymaktayım, hayat bireyin ihtiyaçlarına odaklanmalı” diyen; kültürel alt yapısı TV dizileri, sosyal medyayla sınırlı bireyci; teknik yönü güçlü, sosyal yönü zayıf… Gençlik mi? Yoksa toplumun güçlü ve zengin bileşeni birey mi? Mesele, gençliğin sosyalizmin/komünizmin güçlü, çok yönlü bireyi yolunda; “ben, ben” bencilliğinden sıyrılıp “ben” değil “biz, bizim olanı” temsil etmesi. Mesele21. yy’da fen/mühendislik kapasite alanında oldukça gelişkin fakat sosyal ve analitik düşüncede ise tersine zayıf olan gençliğin çok yönlülük hedefinde bu zaafı aşabilmesi.

IV – Kullan at gençliği ya da fast food kimliği

“Gençliğin saflarında, kullandığı markalarla tanınma ve gruplaşma yani tüketilen nesneler aracılığıyla kimlik edinme, neredeyse ulus, aile, sınıf vb. kimliklerin önüne geçti. Toplum/gençlik ne kadar erken markaya bağımlılaşırsa ne kadar erken eskitip, değiştirirse o kadar piyasaya hareketlilik (dinamizm) getirmiş olur. Sermaye ve rejimleri, sadece giyecek, yiyecek gibi maddi öğeleri değil, sevgi, aşk gibi manevi değerleri de ‘kullan, at!’ diye ifade edilen tüketim kültürünün, yani ticaretin bir nesnesi haline getiriyor.” (21. yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu) Başka kaynaklardan devam edelim;

“Bugün gençlik… Giderek de daha fazla tüketim kalıpları, alışkanlıkları ile tanımlanır hale gelmiştir. Gençlik belli biçimlerde giyinen, yiyen, içen, belli müzik türleri dinleyen, belli düzeyde kültürel, estetik ürünler tüketimi olan kesimdir. Bu kültürel-estetik ürünlerin tüketimi gençliği belli “yaşam tarzları” şeklinde sınıflandırmakta. Tüketilen nesnelerle kimlik edinme özellikle gençler düzeyinde çok belirgin… Post-Fordist esnek üretim ve istihdam modellerine denk düşen esnek, akışkan ve sürekli hareket eden tüketim biçimleri özellikle gençlerce benimsenmekte…” (Samet İnanır, Bildiğimiz Gençliğin Sonu Birikim)

“Bugün karşı cinslerin özgür ilişkisi bir trend olarak gelişiyor. Bireylerin özgür ilişkisini, burjuva siyasetten komünist siyasete herkes savunuyor ancak herkes farklı içerikle savunuyor. Kapitalist tüketim kültürünün kuşatması altındaki toplumda; karşı cinsler arası özgür ilişki “sevgili eskitme” modasına dönüştürüldü, böylece gerçek sevgi ve aşk öldürüldü. Her şey gibi artık sevgi ve aşk da ticaretin basit birer nesnesi (aracı) haline getirildi. Kapitalist serbest piyasada; tıpkı metalar gibi müzik, giyim, yemek ve nihayet sevgi (aşk) de ticaretin bir objesi olduğu sürece anlam kazanabiliyor. (S. Çiftyürek, Kadro ve Gelecek) Bu üç alıntı;

Toplum/gençliğin 20. yy’da ekonomik, sosyal, kültürel, cinsel alanda temel ve zorunlu ihtiyaçlarla sınırlı standart yaşamına karşı; 21. yy’da toplum ve gençliğin her alanda zorunlu ihtiyaç olanın ötesinde estetiğe, farklılığa, özgünlüğe yöneldiğini gösterir. Burada da sürecin ikili karakteri var: Bir yönü her alandaki tüketim kalıplarıyla gençliği sermayenin kar ve sömürü düzeninin kölesi, çarkını döndüren piyasanın unsuru haline getirerek ütopyası öldürülmekte. Diğer yönü sosyalizm ve esas sınırsız zenginliği temsil eden komünizm yolunda kültür, sanat ve estetikte güçlü ve zengin bireye açılan kapıyı temsil eder ki geliştirilmesi gereken yönü budur.

V – Günümüz gençliğinin ütopyası / hayali zayıf  

Eğitim sisteminin ilkokuldan üniversiteye sermayenin doğrudan ihtiyaçlarına göre planlanması; çoğu holdingin ilkokuldan üniversiteye kendi okullarını kurup işletme ve fabrikasına ihtiyaç duyduğu işgücünü daha okuldayken belirleyip hazırlamasıyla “ben mühendis, doktor, öğretmen olacağım” diyen yakın dönem gençliğin yerini, ne olacağını kendisinden çok sistemin belirlediği bir gençlik alıyor. Gençlik de kısa yoldan yüksek maaşla iş bulmaya odaklıyken, kendisini çepçevre ve küçük yaştan kuşatıp ütopyasını öldüren sistemi sorgulamıyor. Zaten kariyer ve yüksek maaş hedefiyle beyaz yakalıların sıkça iş değiştirmesi de bu nedenledir. 21. yy başında kapitalizmin toplumu özelde gençliği nasıl kuşatıp ütopyasını öldürdüğünü şöyle özetlemiştik;

“Kapitalizm, insanın ruhsal, bedensel, zihinsel bütün arzularını, dürtülerini, ihtiyaçlarını, toplumsallığını aşırı kâr hırsının, iktidar ve piyasa ilişkilerinin kuşatması altına aldı. Öyle ki insana ait her şey metalaştırılıyor, toplumsal olan her şey ticarileştiriliyor. Kapitalizm insanı üretimin, tüketimin, kârın, sömürünün nesnesi haline getirerek manevi dünyasını yok edip ruhsal ve zihinsel olarak sakatladı. Dahası üretim-tüketim döngüsünün yani insanı tüketimin nesnesi olarak görmenin dışında artık insanı işçileştirmeye, sömürmeye bile değmeyecek kadar değersizleştiriyor, adeta böcekleştiriyor.” (21. yy Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu)

Böyle bir toplumda yaşayan ve kuşatılan gençlikte, bencil soğuk çıkarlar dışında ütopya ve hayal kalır mı? Geçen sonbaharda yapılan araştırmada, “gençlere hayal kurup kurmadıkları sorusuna; tamamına yakını ‘evet’ yanıtını aldık. Ancak burada çarpıcı olan şuydu: Gençlerin yarısı hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmadığını ifade etti!” Ayrıca hayal kuruyor ama neyin, kimin hayali?

VI – Gençlik, işsiz gençlik kendini güvencesiz ve umutsuz görüyor

Daha okurken iş piyasasında yer alması ve diplomalı işsizler ordusunun büyümesiyle paralel, geleceğine az çok umutla bakan gençlik yerini emek piyasasında konumu sürekli sallantıda olan umutsuz, güvencesiz gençliğe bırakıyor. Gençleri sabah heyecanla uyandıracak ütopyaya, bir amaca ihtiyaçları var! Maalesef şuan gençlerin %30’u işsiz ve ciddi bir oranı da okula da gitmiyor. Yani sabahleyin erken gençlerin önemli bir kısmını uyandıracak bir amaç, bir sürükleyici güç bulunmuyor. İşte gençleri umutsuzluğa sürükleyen esas neden!

Gençlerinbaşta devlet ve kurumları, güvendiği kurumsal yapı yok. Amiyane tabirle “dayısı yoksa, sırtı sağlam değilse, kilit yerlerde tanıdıkları yoksa, ailesi zengin değilse, bileğinin hakkıyla bir şeyleri elde edemeyeceğini” düşünen gençler umutsuzluğa sürükleniyor. Son 17 yıllık AKP iktidarı boyunca genç çalışanlarda, “başarı şartının ilk sırasında ‘adamcılık’ gelmekte”. Yani “adamın varsa, sırtın yere gelmez” diye düşünüyorlar! Bu nedenle özel sektörde tümüyle vahşi kapitalizmin egemen kıldığı güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle “kamuda çalışma talebi önceki yıllara kıyasla artmış! Kapağı devlete atarak, kendini güvence altına almak istiyorlar” ama artık devlette de iş güvencesi yok!

Umutsuz çünkü iş kapısı bulabilmek için stres yüklü SBS, LYS, YGS, KPSS sınav engellerini aşıp üniversiteye giren ve onca zorluklarla bitirmesinin ardından ücretli bir iş ödülü beklerken diplomalı işsizler kervanına katılmasının hayal kırıklığını yaşar!

VII – Gençlik, inanç ve deizm

Önce Selin Girit’in öğrencilerle yaptığı röportajlardan bazı alıntıları aktaralım:

“Ben bu hükümete destek veren bir insandım. Hükümete desteğimin nedeni biraz daha hümanist davranmasıydı o zaman. Ama her baskı kendi isyancısını doğurur. Bizim üzerimizde baskı kurmaya çalıştıkları zaman biz de ister istemez tepki veriyoruz.

Önce Tevrat deşifre oldu, sonra İncil deşifre oldu. Şimdi de Kuran deşifre oluyor. Deşifre oluyor dinler. Bunların masal, hikaye, rivayetten oluştuğu, tarihsel olduğu, sadece kendi dönemine hitap ettiği, belli bir bölgeye hitap ettiği, o bölgede bir yönetim oluşturma çabasıyla ortaya atılan fikirler olduğu artık iyice deşifre oldu… Bence dünya deizme kayıyor. Semavi dinler yürürlüğünü benim neslimde kaybettiler. Ne Hıristiyanlık, Yahudilik ne Müslümanlık götüremiyor kendini artık. İnsanlar bir dine bağlı olmak istemiyorlar.

“Ama Tanrı’yla da bir kavgaları yok. Tanrının varlığı ya da yokluğu onları rahatsız etmiyor. Bir yaratanın olması beni rahatsız etmiyor. Birçok arkadaşım için de durum böyle. Ama dinin varlığı sana bir sorumluluk yüklüyor. İbadet etmeni istiyor. Bazı şeyleri yapmamanı istiyor… Ama Tanrı’nın varlığı sana bunu sunmuyor. Bence deizme kaymanın asıl sebebi bu: İnsanlar artık bireysel. Toplum adına şekillenmiyor, kendi bireyselliğiyle şekilleniyorlar. Deizm sana bireyselliğini veriyor ama din bireyselliğini alıyor.” (Türkiye’de deizm tartışması: Muhafazakâr gençlik dinden uzaklaşıyor mu? (20 Nisan 2018) Ayrıca şu veriler var;

İmam hatip liselerinde okuyan gençlerin yüzde 64.7’si kendilerini İslamcı olarak tanımlarken, bu oran sırasıyla meslek liselerinde yüzde 37.5, düz liselerde yüzde 19.9, özel liselerde yüzde 18.3, anadolu liselerindeyse 12.4 olarak ortaya çıkıyor.”

Bir; İmam hatiplilerde bile kendini “İslamcı” tanımlayanın oranı ancak 64,7! Ki bu oran içinde kendini mecburen İslamcı beyan etmek zorunda gören bir oran da var. 21. yy’da Müslüman ülkelerde başta gençlik saflarında deizmin geliştiğini görüyoruz. Demek ki bireysellik, genç inançlı kitlenin deizme yönelmelerinin nedenlerinin başında gelmekte. Kısacası birey olmak, bireysellik deist yönelimde sürükleyici etkenlerden biridir.

İki; “İnsanları neye zorlarsanız, ondan kaçar, soğur” denir! Tipik örnek AKP’nin 17 yıllık iktidarında Türkiye’de ateist oranı %1’den %3’e yükselirken, dindar oranının %55’ten %51’e gerilemesidir. Artan deist/ateist oranında imam hatiplilerin yoğunlukta olması gençliğin kendi kararlarından çok iktidarın ve ailenin yönlendirmesi hatta basıncıyla yapılan tercihin ters tepmesinin tipik örneği”. (age) İnançlı genç kitlede deist/ateist oranında artışın diğer nedeni, AKP iktidarında İslamcı mücahidin müteahhitleşmesi yani söylediğiyle yaptığı arasındaki makastır.

VIII – Gençlik ve siyaset

“Siyasete katılım, sorunlar ve çözüm önerileri” içeren kitapta, “Gençlerin yaklaşık yüzde 91’i siyasi partilere üye olmadıklarını ve faaliyetlerine katılmadıklarını ifade etmiş. Aktif ya da pasif bir durumda üye olanların oranı yüzde 4,6. Gençlerin yüzde 9’u da siyasi partilerle şu ya da bu şekilde iletişim içerisinde görünmekte.” Yani gençliğin %90’ı sadece sosyalist harekete değil sistem partilerine de mesafeli.

Yine “gençlerin yüzde 24’ü siyasete çok ilgi duyduğunu aktarırken, yüzde 38’i orta ölçekte ilgi duyduğunu, yüzde 28’i uzaktan ilgi duyduğunu ve yüzde 10’u da hiç ilgilenmediğini ifade etti. “En çok neye ilgi duyuyorsunuz?” sorusuna ise yüzde 92 ile filmleri birinci sıraya koyarken, yüzde 91 ile müziği ikinci sıraya, yüzde 89 ile yeni teknolojiyi 3’üncü sıraya koydular. Dine duyulan ilgi ise yüzde 69 ile 67’nci sırada. Gençlik her ne kadar siyasete ilgi duyduğunu belirtse de araştırmaya katılanların büyük bir bölümü siyaseti karışık bulurken, siyasetin bir parçası olmayı da istemiyor.”(Sözcü)

Genelin aksine siyasete daha fazla ilgi duyan Kürt gençliğinin ise temelde özgün iki nedeni var: Biri, varlığı bile kabul edilmeyen Kürt halkının haklı ulusal özgürlük talep ve mücadelesi. Diğeri, rejimin halkımız ve esas gençliğimiz üzerindeki olağanüstü baskılarıdır. Üniversiteli bir Kürt genci bunu çok net şöyle ifade eder; “Kürt halkına karşı bir güç vardır. Şimdi senin bu güç karşısında durabilmen için senin de bir güç olman gerekiyor. Bizimkisi biraz doğallığında da gelişiyor. Bizim birlikte olmamız, kampüste birlikte gidip gelmemiz hani biraz doğallığında da gelişiyor. Çünkü biz birlikte olmadığımız zaman tamamıyla eziliyoruz. Birlikteolduğumuz zaman ezikliği hissetmiyorsun. O güce karşı bir güç olarak kalabiliyoruz.

Toplumun, özelde gençliğin siyasete mesafeli duruşunun nedenlerine gelince;

Bir; siyasi partilerin yukarıda özetlenen ikili sürecin gereklerine uygun yanıt üretememesi.

İki; 12 Eylül faşist rejim sürecinde topluma dayatılan baskı ve depolitizasyon sürecinin devam eden etkileri. Öyle ki 12 Eylül’ü yaşayan ailenin, çocuklarına “okul bitene kadar siyasetten uzak durun” çağrı ve yönlendirmelerini ekleyim. Turgut Özal ile 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlatılan ve depolitizasyonu derinleştiren neo liberalist uygulamalar ile sermayenin gençliğe “ideolojiye, siyasete hayır deyin, akılcı (rasyonel) davranın, dünyayı kurtarmayı bırakıp kendinizi kurtarmaya bakın” uyarı ve yönlendirmelerin yoğun etkisi.

Üç; temsili demokraside yaşadığı deneyimle “kim gelirse gelsin beklenen değişimin olmayacağı, kendisinin sürecin dinamik parçası olmayacağı” inancıyla siyasete ilgisizleşmesi.

Dört; Sovyetlerin yıkılması, Çin ve Vietnam devrimlerinin süreçte kapitalizme evirilmesinin de gençlik siyaset ilişkisini ciddi daraltması.

Beş; Türkiye’de siyaset; “insanlara ilkesizliği, ikiyüzlülüğü, kurnazlığı, ayak oyunlarını, kişiliksizliği, sahtekârlığı anımsatıyor. Bütün dünyada yaşanmakta olan siyasetin giderek metalaşması süreci…” ni (Birikim) ekleyelim.

Sonuç olarak; gençlik “heyecan, delikanlılık, dinamizm, canlılık, ataklık” vs. doğuştan gelen vasıflarla tanımlanabilir ama “ilericilik, özgürlükçülük, devrimcilik” gibi vasıflar gençliğin “doğal” özellikleri olamazlar. Gençlik toplumlarda “ilerletici, devrimci rol üstlenir”, “Gençlik zaten tanımı, doğası itibariyle devrimcidir, radikaldir”, Keza, okuyan gençlik “aydın sorumluluğu çerçevesinde halkı aydınlatmak, kendi çıkarından önce halkın meseleleriyle” ilgilidir gibi otomatik sonuçlar da çıkarılamaz. Özgürlük-değişim-devrim-sosyalizm hedefi olanların, “gençliği kazanan geleceği kazanır” yönelimiyle “tıkanan siyaseti gençlik anahtarıyla açma” arayışının karşılığı, özellikle küresel, bölgesel sol (özelimizde ulusal bağımsızlık) rüzgârı arkalanmadan yakın vadede zayıf kalacak.27.04.2019

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

WordPress spam blocked by CleanTalk.